Dünya Kupası Afişleri

Brezilya’da düzenlenen 2014 Dünya Kupası tüm hızıyla devam ederken aklıma bugüne kadar düzenlenen Dünya Kupası turnuvaları için hazırlanan afişlerin neler olduğu geldi. Yaptığım araştırmaya göre kullanılan afişleri aşağıda sıraladım. Benim en çok beğendim afiş ise Güney Afrika’da düzenlenen 2010 Dünya Kupası afişi oldu. Ya sizin ki?

1930 – Uruguay 1934 – İtalya 1938 – Fransa 1950 – Brezilya
1930 1934 1938 1950
1954 – İsviçre 1958 – İsveç 1962 – Şili 1966 – İngiltere
1954 1958 1962 1966
1970 – Meksika 1974 – Batı Almanya 1978 – Arjantin 1982 – İspanya
1970 1974 1978 1982
1986 – Meksika 1990 – İtalya 1994 – ABD 1998 – Fransa
1986 1990 1994 1998
2002 – Kore/Japonya 2006 – Almanya 2010 – Güney Afrika 2014 – Brezilya
2002 2006 2010 2014fwc_op_reg_4c_s.indd

İstanbul Tepeleri

ibbİstanbul denince akla ilk gelen özelliklerden biri de kentin 7 tepe üzerine kurulmuş olmasıdır. Istanbul Belediyesi’nin amblemindeki yedi küçük üçgen, üzerinde şehrin kurulduğu bu tepelerin simgesidir. Kentle birlikte anılan 7 tepe, İstanbul’un “Tarihi Yarımada” olarak bilinen bölgesinde yer alır. Bunlar, Tarihi Yarımada’nın en yüksek noktalarıdır. Bu tepelerin bulunduğu noktalar Roma, Bizans ve özellikle de Osmanlı döneminin görkemli yapılarıyla süslenmiştir. İstanbul’un 7 tepesinin 6 tanesi Haliç kıyılarına hakim bölgelerdir.

is

1. Tepe – Topkapı Sarayı ve Çevresi

İstanbul’un ilk kurulduğu bölge olan ve eskiden Hipodrom ve Akropol’ün yer aldığı bugünkü Sultanahmet yakınındaki bölgedir. Sarayburnu’na hakim bu bölgede Topkapı Sarayı’nın dışında Sultanahmet Camii ve Ayasofya gibi görkemli yapılar bulunur.

topkapı ayasofya sultanahmet
 Topkapı Sarayı  Ayasofya  Sultanahmet Camii

2. Tepe – Çemberlitaş ve Çevresi

Beyazıt’tan Sultanahmet’e uzanan Divanyolu Caddesi üzerindeki Çemberlitaş sütununun bulunduğu bölge ve yakın çevresidir. Bu bölgedeki en önemli Osmanlı dönemi yapısı ise Nurosmaniye Camii’dir. Bu bölgede Bizans İmparatorluğu döneminde Constantin Forumu yer alıyordu.

çemberlitaş nuruosmaniye
 Çemberlitaş  Nuruosmaniye Camii

3. Tepe – Süleymaniye Camii ve Çevresi

 İstanbul Üniversitesi kampüsündeki Beyazıt Kulesi’nın  (İtfaiye Kulesi) bulunduğu nokta ve çevresidir. Burada tarihi üniversite binasının yanı sıra Beyazıt Camii yer alır. Ancak üçüncü tepenin asıl önemli yapısı, İstanbul’un en görkemli yapılarından olan Süleymaniye Camii’dir.

beyazıtcami beyazıtkule suleymaniye
 Beyazıt Camii  Beyazıt Kulesi  Süleymaniye Camii


4. Tepe – Fatih Camii ve Çevresi

 Fatih’in merkez noktasında yer alan Fatih Camii ve Külliyesi bu tepenin en önemli yapısıdır.

fatih
 Fatih Camii


5. Tepe – Yavuz Selim ve Çevresi

 Fatih’in, Haliç’e bakan tepelerinden olan bu böge, Yavuz Selim adıyla anılan semttir. Bölgenin önemli yapıları arasında Yavuz Selim Camii vardır. Bu bölgede ayrıca, Fethiye Camii (Eski, Maria Pamakaristos Kilisesi) yer alır. Bu bölgede Bizans döneminde, Bonos Sarnıcı bulunuyordu.

yavuz fethiye
 Yavuz Selim Camii  Fethiye Camii

6. Tepe – Edirnekapı ve Çevresi

 İstanbul’un en yüksek tepesi olarak bilinir. Haliç’e hakim bu tepede de yine önemli yapılar bulunur. Örneğin; Mihrimah Sultan Camii buradadır. Ayrıca, Bizans’ın Blakherna Sarayı’ndan kalan tek yapı olan Tekfur Sarayı ve Kariye Müzesi de bu bölgededir.

mihrimah tekfur kariye
 Mihrimah Sultan Camii  Tekfur Sarayı  Kariye Müzesi

7. Tepe – Altımermer ve Çevresi (Çukurbostan)

Aksaray ile Topkapı Surları arasında kalan bölgedir. Eski, Makios Sarnıcı’nın (Çukurbostan) yanı sıra bu bölgeye yakın yerde Arcadius Sütunu vardır.

Sarayburnu açıklarından Haliç’in içine doğru doğru ilerledikçe, altı tepe üstündeki 10 anıt-eser sırayla karşımıza geliyor: Topkapı Sarayı, Ayasofya, Sultanahmet Camii, Nurosmaniye Camii, Beyazıt Camii, Beyazıt Kulesi, Süleymaniye Camii, Fatih Camii, Yavuz Selim Camii, Mihrimah Sultan Camii

Panoramik

İstanbul İsimleri

Çeşitli dil ve medeniyetlerde farklı şekillerde adlandırılan İstanbul, Grekçe’de “Vizantion”, Latince’de “Bizantium, Antoninya, Alma Roma, Nova Roma”, Rumca’da “Konstantinopolis, Istinpolin, Megali Polis, Kalipolis”, Slavca’da “Çargrad, Konstantingrad”, Vikingce’de “Miklagord”, Ermenice’de “Vizant, Stimbol, Esdambol, Eskomboli”, Arapça’da “Bizantiya, el-Mahsura, Kustantina el-uzma”, Selçuklular’da “Konstantiniyye, Mahrusa-i Konstantiniyye, Stambul” ve Osmanlıca’da “Dersaadet, Deraliyye, Mahrusa-i Saltanat, Istanbul, Islambol, Darü’s-saltanat-ı Aliyye, Asitane-i Aliyye, Darü’l-Hilafetü’l Aliye, Payitaht-ı Saltanat, Dergah-ı Mualla, Südde-i Saadet” gibi bilinen farklı 33 isme sahip.

Alcatraz Adası

Alcatraz Adası, San Francisco Körfezi’nde sahile 2,4 km uzaklıkta 9 hektar alana yayılmış ve 1861 – 1963 yılları arasında ABD’nin en ünlü hapishanelerinden biri olarak kullanılmış bir adadır.

alcatraz

1775 yılında ünlü İspanyol gezgini, Juan de Ayala, San Francisco açıklarında bulunan adaya ilk çıkan kişidir. Bu gezisi sırasında San Francisco sahillerini haritaya aktaran gezgin civardaki 3 adadan birine ‘Alcatraces’ ismini vermiştir. Daha sonra da zamanla bu isim İngilizce’ye çevrilip ‘Alcatraz’ ismini almıştır.

1850 yılında Amerika Birleşik Devletleri Hükumeti bu adayı, Birleşik Devletler Ordusu için kullanmaya başladı. 1850’li yılların başında da adanın önemi arttırılarak, adaya bir kale yapıldı, ve ada karargah olarak kullanılmaya başlandı. Daha sonra da, Amerika Birleşik Devletleri Ordusu bu ada üzerine 100 tane uzun menzilli top koyarak adayı batı yakasının en güçlü kalesi durumuna getirdi. Alcatraz Adası ‘Fort Point’ ve ‘Lime Point’ ile birlikte Amerika batı yakasının önemli savunma üçlüsünün biri konumuna geldi.

Aerial View of AlcatrazAlcatraz_Island_03

Ada 1850’lerin sonlarında ilk mahkumlarını, askeri mahkumlar olarak aldı, ve bu tarihten sonra 100 yıl kadar bir süre, sadece tutuklulara hizmet verdi. 1909 yılında ada üzerinde bulunan kale yıkıldı, kalenin bodrum katı bırakıldı ve bu bölüm sadece savaş esirleri için hapishane olarak kullanılmaya başlandı. 1909 yılından 1911 yılına kadar Alcatraz’da tutuklu bulunan esirler adadaki hapishaneyi inşa ettiler.

Amerika Birleşik Devletleri Ordusu, bu adayı 1850 ve 1933 yılları arasında, 80 yıl kadar kullandı, ta ki ada Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı’nın eline transfer olana kadar. Bundan sonra da ada, maksimum koruma ile sadece hapishane olarak kullanılmaya başlandı. Asıl amaç 1920 ve 1930’lu yıllarda çok fazla görünen suç sayısını azaltmak ve potansiyel suçlulara bir şekilde gözdağı vermekti.

Alcatraz Adası, birçok ünlü suçluyu ağırlamıştır. Bunlardan bazıları; Al Capone, Doc Barker, “makineli tüfek” George Kelly, “kuş adam” ya da Alkatraz Kuşçusu olarak bilinen Robert Franklin Stroud, Bonnie ve Clyde ikilisinin şoförü Floyd Hamilton ve Alvin Karpis gibi isimlerdi.

alcapone robert
Al Capone Robert Franklin Stroud

Hükümlülerin sayılarla isimlendirildiği Alcatraz’da çok basit temel gereksinimler dışında hiçbir ayrıcalık yoktu. Cezaevi kitaplığından yararlanmak için bile en az beş yıl sorun çıkarmayan bir mahkûm olma şartı aranıyor, aşırı akıntıyla çevrili adadan kaçışın çok zor olduğu hapishane koşulları, esir kamplarına benziyordu. Sığınma yeri, yemek, kıyafet ve sağlık yardımının dışında hiçbir şey verilmiyordu. Çoğu mahkum, günün 23 saatini hücresinde geçiriyordu. Ancak fırsat gelirse, dışarıya -temizlikçi olarak- bir saat kadar çıkabiliyorlardı. Ana binada kapılar ve pencereler, demir parmaklıklarla kapalıydı. Burada ve gözetleme kulesinde silahlı görevliler vardı. Adanın etrafı ise soğuk körfez suları ve bolca köpekbalığı ile çevriliydi.

alcatraz-cellhouse-garry-gayindians-welcome-sign-national-park-serviceAlcatraz_Island_-_prison_cells

Kaçışlar

Adanın cezaevi olarak kullanıldığı süre içinde 29 yılda 36 mahkûm 14 ayrı kaçma girişiminde bulundu. 23’ü yakalandı, ikisi boğularak, sekiz hükümlü öldü, yakalanamayan sadece beş kişi kaldı.

  1. 27 Nisan 1936 – Joe Brown, çöpleri yakma görevini yerine getirdiği sırada, bir anda, yakınlardaki demir tellerden tırmanmak suretiyle kaçmaya calışır. Bütün uyarılara rağmen aşağıya inmeyi reddetmiş ve tırmanmaya devam etmiştir. Uyarı ateşlerini da dikkate almayan mahkum vurularak yere düşmüştür. Kaldırıldığı hastanede yaralarından ötürü hayatını kaybetmiştir.
  2. 16 Aralık 1937 – Atölyede çalışmak ile görevli Theodore Cole ve Ralph Roe zamanla planladıkları kaçış planını uygulamaya soktular. Çalıştıkları atölye parmaklıklarından tırmanarak, üst bölmedeki açıklıktan deniz seviyesine indiler ve suya dalarak yüzmeye başladılar. Ancak kendilerinden hiç haber alınamamıştır. O gece San Francisco açıklarında olan fırtına dolayısıyla, iki mahkumun boğularak olduğu tahmin edilmiş ve ikisinin raporlarında da ‘kayıp ve boğularak öldükleri zannediliyor’ yazılmıştır. Ne var ki cesetlerine rastlanmamıştır. Halen birçok insan bu iki mahkumun başarıyla kıyıya ulaştıklarını ve kaçtıklarını tahmin ediyor.
  3. 23 Mayıs 1938 – Marangozhanede çalışmak ile görevli olan James Limerick, Jimmy Lucas, ve Rufus Franklin çalışmakta oldukları bir günde yine orada görevli olan Royal Cline ismindeki silahsız gardiyana çekiçlerle saldırdılar. (Bu saldırı sırasında gardiyan hayatını kaybetmiştir). Daha sonra bu üçlü çatıya çıkarak, kulelerden birine ulaştı. Orada bulunan Harold Stites ismindeki gardiyana saldırdılar, ama bu sefer silahlı olan gardiyan Limerick ve Franklin’e ateş etmiş, Limerick olay yerinde hayatını kaybetmiş, Lucas ve Franklin ise bu girişimleri sonucunda Royal Cline ismindeki gardiyani öldürmek suçundan ömür boyu hapse mahkum olmuşlardır.
  4. 13 Ocak 1939 – Arthur ‘Doc (Doktor)’ Barker, Dale Stamphill, William Martin, Henry Young, ve Rufus McCain ismindeki mahkumlar bulundukları hücre pencerelerinden, daha önce elleri ıle diktikleri çarşafların yardımıyla, kaçmayı başardılar. Denize ulaşan mahkumları gardiyanlar adanın batı yakasında gördü. Martin, Young, ve McCain tutuklanmış, Barker ve Stamphill, açılan ateş sırasında yaralanmıştır. Bunlardan Barker daha sonra kaldırıldığı hastanede hayatını kaybetmiştir.
  5. 21 Mayıs 1941 – Joe Cretzer, Sam Shockley, Arnold Kyle, ve Lloyd Barkdoll sayıları bilinmeyen bazı gardiyanları rehin olarak aldı. Aralarında Paul Madigan’ın (daha sonra Alcatraz’da Cezaevi Müdürlüğü görevine getirilmiştir) da bulunduğu gardiyanlar, bu mahkumları adadan kaçamayacaklarına ikna etti. İkna olan mahkumlar teslim oldu.
  6. 15 Eylul 1941 – Çöp toplama görevini yapan John Bayless ismindeki mahkum kaçma girişiminde bulundu. Sahile kadar kimseye yakalanmadan giden mahkum soğuk San Francisco denizine girince kaçmaktan vazgeçti. Daha sonra bu girişiminden sonra mahkemeye çıkarılan mahkum mahkeme salonundan da kaçma girişiminde bulunmuş, yine başarısız olmuştur.
  7. 14 Nisan 1943 – James Boarman, Harold Brest, Floyd Hamilton, ve Fred Hunter çalıştıkları bölümde gardiyanları rehin aldı. Daha sonra duvardan tırmanarak denize kadar gelmeyi başardılar. Rehin olarak alınan gardiyanlar, diğer gardiyanlara bağırarak haber verme fırsatını yakaladılar. Kaçmak üzere denize atlayıp yüzen Boarman, Brest, ve Hamilton ismindeki mahkumlara ada üzerinden gardiyanlar tarafindan ateş edilmiş, Hunter ve Brest yakalanmıştır. Boarman ise açılan ateş sırasında yaralanmış, ve su içinde kaybolmuştur. Cesedi bulunamamış, ve raporlara ‘boğuldu’ yazılmıştır. 2 gün kadar ada üzerindeki bir mağarada saklanan Hamilton ise kaçmak icin adaya tekrar geri çıktığı zaman gardiyanlar tarafından yakalanmıştır.
  8. 7 Ağustos 1943 – Huron ‘Ted’ Walters, çamışırhanede çalıştığı zamanlarda bir anda ortadan kayboldu. Kimseye görünmeden denize ulaşan mahkum denize giremeden yakalanmıştır.
  9. 31 Temmuz 1945 – Alcatraz tarihinin en zeki ve ustaca planlanmış kaçış planında John Giles, ada iskelesinde çalıştığı zaman kendisine kirli askeri çamaşırlarını gemiye yükleme görevi verilmiştir. Bu mahkum kirli olan çamaşırlardan bir askeri üniformayı üzerine giymiş, büyük bir soğukkanlılıkla gemiye çıkmıştır. Ama ada üzerinde yokluğu hemen hissedilmiştir. Geminin San Francisco yerine, bir diğer ada olan Angel Island’a (Melek Adası) gitmesi de kendisinin şanssızlığı olmuştur. Melek Adası’nda gardiyanlar tarafından karşılanan mahkum tutuklanarak Alcatraz’a geri götürülmüştür.
  10. 2-4 Mayıs 1946 – Tarihte ‘Battle of Alcatraz (Alcatraz Savaşı) olarak bilinen kaçma girişimidir. Altı mahkum hücre gardiyanlarını etkisiz duruma getirerek silah depolarına ve hücre anahtarlarının olduğu yerlere ulaştı. Bir süre sonra, hapishane avlusunun anahtarının kendilerinde olmadığını anlayan mahkumların planı yavaş yavaş bozulmaya başlamıştır. Zamanla mahkumların kaçtıkları gardiyanlar tarafından anlaşılmış, Bernard Coy, Joe Cretzer, Marvin Hubbard, Sam Shockley, Miran Thompson, ve Clarence Carnes isimlerindeki mahkumlar, kolayca teslim olmak yerine çatışmayı tercih etmişlerdir. Çatışma sırasında esir alınan gardiyan, Shockley ve Thompson ismindeki mahkumların, Cretzer ismindeki diğer mahkumu kışkırtması sonucu öldürülmüştür. Shockley, Thompson, ve Carnes ismindeki diğer mahkumlar ise bu olaydan sonra hücrelerine geri döndüler. William Miller ismindeki gardiyan çatışma sırasında vurularak hayatını kaybetmiştir. Bu kaçıs girişimi sırasında 18 gardiyan yaralanmıştır. 4 Mayıs günü San Francisco’dan gelen askeri yardım sonucu ele geçirilen Coy, Cretzer, ve Hubbard’ın cesetleri ile bu çatışma sona ermiştir. Shockley, Thompson, ve Carnes ismindeki mahkumlar çıkarıldıkları mahkemede gardiyan öldürmek suçundan San Quentin’deki hapishanede bulunan gaz odalarında ölüme mahkum edilmiştir (Aralık 1948). Olay sırasında daha 19 yaşında olan Carnes’in cezası hafifletilerek, ömür boyu hapis cezasına çevrilmiştir.
  11. 23 Temmuz 1956 – Floyd Wilson ismindeki mahkum limanda çalıştığı zamanda ortadan kaybolmuştur. Birkaç saat kıyıdaki kayalar üzerinde saklandıktan sonra gardiyanlar tarafından tutuklanarak tekrar mahkumlar arasına geri dönmüştür.
  12. 29 Eylül 1928 – Çöp bölümünde çalışan Aaron Burgett ve Clyde Johnson ismindeki mahkumlar, departman başında bulunan gardiyanı etkisiz duruma getirip kaçma girişiminde bulunmuştur. Johnson kaçmak üzere suya girdiğinde yakalanmış, fakat Burgett kaybolmuştur. Gün boyu yapılan aramalarda Burgett ismindeki mahkuma rastlanmamıştır. Olaydan 2 hafta sonra San Francisco sahillerinde Burgett’in cesedi bulunmuştur.
  13. 11 Haziran 1962 – Clint Eastwood’un başrolünü oynadığı ‘Escape from Alcatraz (Alcatraz’dan Kaçış)’ filminin de konusunu aldığı kaçma girişiminde Frank Morris ve John, Clarence kardeşler bulundukları hücrelerden kaybolmuşlar ve bir daha bulunamamışlardır. Elle yapılmış matkaplar tarafından hücrelerin havalandırma boşlukları, bir insan bedeninin girebileceği şekilde genişletilmiştir. Aynı zamanda kaçış sırasında sahte duvar şekli, ve gerçek insan saçından, elle yapılmis kafa figürleri kullanılmıştır. Duvar şeklindeki figür havalandırmanın önüne konularak, ve kafa figürlerinin de yatağa yerleştirilerek mahkumlar kaçmak için zaman kazanmış. Kafa figürleri, akşam sayımı sırasında mahkumların yokluğunun farkedilmemesi için yataklara yerleştirilmiştir. Havalandırma deliğinden, havalandırma boşluğuna çıkan mahkumlar buradan çatıya tırmanmışlardır. Oradan da denize inen mahkumların, kaçmak için adanın kuzeydoğu kısmını seçtikleri belirlenmiş. Çalıştıkları bölmelerden aldıkları yeleklerle kendilerine can yeleği yaptıkları belirlenen mahkumların kaçmak için kullandıkları eşyalar ertesi gün ele geçirilmiştir. Daha sonraki aramalar sonucu mahkumların kaçarken kullandıkları, kendilerinin hazırladıkları can yeleklerinin ikisi, biri Golden Gate Köprüsü’nün altında, diğeri ise San Francisco açıklarında ele geçirilmiştir. Fakat mahkumlardan bir haber alınamamıştır. Kaçıs girişimiden birkaç hafta sonra, San Francisco sahillerinde, üzerinde mahkum kıyafetine benzeyen bir tür kıyafet olan bir ceset bulunmuştur. Fakat çok fazla tahrip olan ceset tanınamayacak derecede olduğundan kimlik tespiti yapılamamıştır.
  14. 16 Aralık 1962 – John Paul Scott ve Darl Parker, mutfak kısmındaki demir parmaklıkları astıktan sonra denize inmeyi başarmışlardır. Kısa bir süre sonra Parker Alcatraz açıklarında bir kaya üzerinde bulunmuştur. Scott ise San Francisco’ya kadar yüzmeyi başarmış, ve Golden Gate Köprüsü’nün altındaki kayalıklarda, gençler tarafından bulunmuştur. Geçirdiği şok yüzünden hemen askeri hastaneye kaldırılan Scott, iyileşince tekrar Alcatraz’a geri gönderilmiştir.

21 Mayıs 1963 günü, Amerika Birleşik Devletleri Adalet Bakanlığı, 29 yıl süreyle hapishane olarak kullanılan adayı kapattı. Hükümlüler başka yerlere nakledildi.

map

Hapishane faaliyeti durdurulduktan ve Alcatraz kapatıldıktan sonra, bu ada terkedilmiş bir görüntü içine büründü. Ada hakkında çok değişik fikirler beyan edildi. Bu fikirlerden bir tanesi de, adanın üzerine, New York’taki özgürlük anıtı gibi bir anıtın yapılmasıydı. Bu anıt da Batı yakasını temsil eden bir anıt olabilirdi. Fikirlerden bir diğeri, adanın bir otel veya alışveriş merkezi haline getirilmesiydi. 1969 yılında Ada üzerinde yerliler hak iddia ettiler, ve bu ada üzerine yerli amerika’lıları temsilen, kültürel bir merkez kurulmasını istediler. Bu iş başta çok benimsendi, hatta 18 ay gibi bir süre Alcatraz böyle bir iş için kullanıldı, ama zamanla bu işin adaya ne kadar zarar verdiği görülünce bu işin de durdurulmasına karar verildi. 1971 Haziran ayında Amerika Birleşik Devletleri, yerlilerin adadan çıkartılmsına karar verdi.

1972 yılında Amerika Birleşik Devletleri, adanın bir park olarak kullanılmasına ve Golden Gate Park Alanı içine dahil edilmesine karar verdi. 1973 yılında ada insanlara açıldı, ve kısa bir sürede Amerika’nın en önemli parklarından biri konumuna geldi. Bugün Alcatraz Adası ve Alcatraz Hapishanesi, yılda 750 bin ziyaretçinin gittiği bir müze olarak kullanılmaktadır.

Filmler

The Book of Eli (2010)
X-Men: The Last Stand (2006)
Catch Me If You Can (2002)
The Rock (1996)
Murder in the First (1995)
Escape from Alcatraz (1979)
Point Black (1967)
Birdman of Alcatraz (1962)
Experiment Alcatraz (1950)

Diziler

Alcatraz (2012)

Starbucks

Kahve, pek çok kültürde olduğu gibi Türk kültüründe de ve hatta diğer kültürlerden çok daha fazla olmak üzere önemli bir yere sahiptir. Atalarımız “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” diye boşuna söylememişlerdir. Bununla birlikte kahvenin 4 tip (filtre, french press, espresso ve Türk kahvesi) hazırlama yönteminden biri de biz Türklere özeldir. Ne var ki kültürümüzde bu kadar önemli yere sahip kahveyi çok tüketmemize rağmen diğer pek çok konuda olduğu gibi markalaşma konusunda oldukça gerideyiz.

Kahve konusunda daha detaylı önceki yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

starbucksKahve üzerinde markalaşma konusunda şüphesiz lider artık Türkiye’de bile her noktada şubesini görebildiğimiz Starbucks Coffee’dir. Starbucks Coffee’nin lider olmasının arkasında yatanlar ilginç olduğu kadar örnek alınacak özelliktedir. Nitekim günümüzde üniversitelerin işletme bölümlerinde Starbucks Coffee’nin gelişimi ders konusu olarak dahi anlatılmaktadır.

Starbucks Coffee, ilk kez 1971 yılında Amerika’nın Seattle kentinde Pike Place Market adıyla çekirdek kahve satmak üzere kurulur. On yıl sonra Howard Schultz pazarlama direktörü olarak göreve geldikten sonra şirketin ilgi odağı çekirdek kahveden İtalyan tarzı espresso barlarına kaymaya başlar. Bunda Schultz’un 1983 yılında İtalya’ya gitmesi ve İtalyanların espresso barlarından ve kahve deneyimine olan aşklarından büyülenmesi yatar. Schultz, Il Giornale kafelerini açmak üzere kısa bir süreliğine şirketten ayrılır ve yerel yatırımcıların da yardımlarıyla 1987 yılında Pike Place Market’i satın alır. Moby Dick romanının bir karakteri olan Starbucks adının kullanılması da bu zamana denk gelir. Şirket bugün halen kullanılmakta olan deniz kızı logosunu ise eski bir balıkçı teknesinden almıştır.

Starbucks, kurulduğu tarihten itibaren farklı bir şirket olma yolunda ilerledi. Sadece kahve ve zengin bir kahve kültürü değil birinci sınıf kahve dükkanı kültürüne uzanan bir evrim içine girdi. ‘Üçüncü mekan’ olarak tasarlanan Starbucks, ‘ev var, iş var ve sonra bir de Starbucks var’ iddaası ile insanları orada diledikleri kadar oyalanmaya özendirdi. Schultz havayolları, perakendeciler ve şirketlerle kurumsal anlaşmalar yaparak onların kendi tesislerinde Starbucks sunmanın büyümek için hızlı bir kulvar olduğunu fark etti. Zamanla kahve barları tüketiciler arasında öylesine güçlü bir tutku yarattı ki Starbucks’ı havayolu, perakende ya da iş deneyimi kapsamına almak, onlara anında katma değer ve prestij artışı sağlamaya başladı.

starbucks2

Ürün ve markalama konusunda da oldukça yenilikçi bir strateji izleyen Starbucks çıkardığı ‘Noel harmanı’ kahve ve neşeli kağıt fincanlarıyla, daha ilk yıl büyük başarı sağladı. ‘Frapuccino’ 1994’te en çok satılan buz gibi soğuk kremalı kahve harmanı oldu ve diğer birçok perakendeci tarafından da hızla şişelenerek satıldı.

Schultz başarısının hiçbir gizli formülü olmadığını, “Yaptığımız hiçbir şeyin üzerinde patentimiz yok ve yaptığımız her şey herkes tarafından taklit edilebilir. Ancak bir işin canı yürekten oluşunu taklit edemezsiniz. Bunu insanlar yaratır. Ne yaptığını, her bir müşteri için neden özel bir deneyim yaratmakta olduğunu ve burayı nasıl kendilerinin de üçüncü mekanı yapacağını bilen insanlar bunlar.” şeklinde açıklıyor.

İçecek Boyları

3451632069_a44af8e4fd_oStarbucks üzerine en çok konuşulan konulardan biri de içeçek boyları ve aldıkları isimlerdir. Starbucks ilk açıldığında sadece iki tip boy içeceği vardı. Kısa ve uzun anlamlarına gelen 8oz büyüklüğünde Short ve 12oz büyüklüğünde Tall bu açıdan oldukça mantıklı bir isimlendirmeydi. Zaman içinde bu iki boyun yanına kelime anlamı gibi kendisi de diğerlerinden büyük olan 16oz büyüklüğündeki Grande eklendi. Müşterileri talepleri doğrultusunda bir süre sonra 20oz büyüklüğünde yeni bir boy daha ortaya çıktı ve bu boya İtalyanca yirmi anlamına gelen Venti denildi. Diğer boylara oranla daha az talep edilen Short boy böylece dükkanlardaki tarife panolarından çıkarıldı. Ancak halen daha talep edilmesi durumunda bu boyda içecek almak mümkün. Son olarak henüz Türkiye’de göremediğimiz ancak yavaş yavaş dünyadanın çeşitli noktalarındaki Starbucks dükkanlarında soğuk içecekler için sunulmaya başlanan 30oz büyüklüğündeki Trenta  var. Trenta büyüklük değeri olan otuzun İtalyanca karşılığıdır.

Short 8 oz 237 ml
Tall 12 oz 355 ml
Grande 16 oz 473 ml
Venti 20 oz 591 ml
Trenta 30 oz 887 ml

Uluslararası Matematik Bulmaca Çılgınlığı

alex-sayilar-diyarinda20121015162542Matematik okullarda çoğu öğrencinin kabusu olsa da hayatımızın her anında kullandığımız önemli bir bilim dalıdır. Öyle ki eğlenmek için başvurduğumuz pek çok bulmacanın da altında Matematik vardır.  Allex Bellos‘un “Alex Sayılar Diyarında” isimli kitabı (okumayanlar için şiddetle tavsiye ediyorum) matematiğin hayatımızda ne kadar önemli bir yere sahip olduğunu basit bir dille örnekler üzerinden anlatmaktadır. Kitabın içinde yer alan bir bölüm ise tamamen bulmacalara ayrılmıştır. Buradan hareketle kitapta detaylı olarak anlatılan matematikle bağlantılı olarak dünyada yaşanan 4 adet bulmaca çılgınlığını bu yazıda özetlemeye çalıştım:

  • Tangram
  • Onbeş Bulmacası
  • Sabır Küpü
  • Sudoku

Sanırım hepimizin en az bir kere bu bulmacalara el attığını rahatlıkla söyleyebiliriz.

Tangram

Tangram, ilk olarak 19. yy başlarında Amerikalı ve Avrupalı denizcilerin Çin’den döndükleri zaman yanlarında tahtadan ya da fildişinden  yapılmış 7 parçalı geometrik şekil takımları getirdiklerinde ortaya çıkmıştır. Bu takımlar iki büyük üçgen, iki küçük üçgen, bir orta boy üçgen, bir eşkenar dörgen ve bir de kareden oluşuyordu. Bu parçalar bir araya getirildiğinde büyük bir kare elde ediliyordu. Bulmacanın amacı verilen tüm 7 nesneyi kullanarak resmedilmiş şekilleri yapabilmekti. Orjinal olarak Çin bulmacası olarak adlandırılan bu takımlar daha sonra Tangram ismini almıştır.

Çin dışında yayınlanan ilk Tangram kitabı 1817 yılında Londra’da basıldı. Hemen bir moda başlatan kitap kısa zamanda tüm dünyaya yayılarak benzer kitapların çıkmasına neden oldu. Her kuşak yeni figürler ürettiği için 200 yıl boyunca Tangram modasını hiç kaybetmedi.

Tangram, çözümü kolay gözükse de kimi durumlarda inanılmaz derecede zor olabilir. Şekiller kolaylıkla aldatabilir, tamamen aynı görünen iki şeklin yapısı tamamen farklı olabilir. Tangram size bir nesnede ilk gördüğünüz şeyin aslında onun özü olmayabileceğini hartılatarak gönül rahatlığına karşı bir uyarı olarak hizmet edebilir.

tangram

Onbeş Bulmacası

1879 yılında ilk kez Amerika’da Boston kentinde bir oyuncakçı dükkanında satışa sunulan onbeş bulmacası kare bir 4 x 4 kalıbın içerisine yerleştirilmiş 15 küp bloktan oluşmaktadır. Bulmacanın amacı boş kareyi kullanarak diğer blokları kaydırıp bulmacayı numara sırasına göre dizerek tamamlamaktır. Boston’dan New York’a ve oradan da tüm Amerika’ya yayılan bulmaca kısa zamanda tüm dünyada en çok satan oyuncaklar listesine girmiştir.

Onbeş bulmacasının önemli bir özelliği bazen çözülemez oluşudur. Küpler kutuya rastgele dizildiğinde ya küpler doğru sırayla yerleşmekte ya da ilk üç sırası doğru son sırada ise 13-15-14 olarak sıralanmaktadır. 1980 yılında zamanın seçkin matematikçilerinden Hermann Schubert 13-15-14 sıralamasının 13-14-15 olarak yeniden düzenlenemeyeceğini kanıtlamıştır. Kısa bir süre sonra da yeni kurulmuş olan American Journal of Mathematics tüm başlangıç pozisyonlarına göre, sonuçların yarısının 13-15-14 ile bittiğine, diğer yarısının ise 13-14-15 ile bittiğine dair kanıt yayınlamıştır. Böylece onbeş bulmacası her zaman çözülemeyen uluslararası tek bulmaca çılgınlığı olarak kalmıştır. Bazı insanları çıldırtmasına hiç şaşmamak lazım.

onbes

Sabır Küpü

1974 yılında Macar heykeltıraş ve mimar Ernõ Rubik onbeş bulmacasını geliştirmek için çabalarken aklına bulmacayı üç boyutlu olarak yeniden tasarlamak gelmiş ve bütün bulmacalar tarihindeki en başarılı bulmaca olan Rubik küpünün (sabır küpü) ilk örneğini ortaya çıkarmıştır.

Orjinal sabır küpü 3 x 3 x 3 boyutlarında sıralı 26 küp ya da küpçükten oluşmakta, her bir dikey ve yatay sıralar bağımsız bir şekilde haraket edebilmektedir. Zira her bir parça merkezinden çıkan küresel bir kilit mekanizmasıyla ana gövdeye bağlıdır. Bulmacanın amacı küp karıştırıldıktan sonra, küpçükleri her bir yüzeyi aynı renkte olacak şekilde dizmektir. Her bir yüzey için ayrı bir renk vardır. Genel olarak kullanılan renkler kırmızı, sarı, turuncu, mavi, yeşil ve beyazdır.

Zaman içinde özellikle 2000 yılından sonra ortaya speedcubing yani sabır küpünün hızla çözülmesi ortaya çıkmıştır. Bu alanda çeşitli yarışmalar düzenlenmekte ve mevcut rekor kırılmaya çalışılmaktadır. Şu andaki  mevcut rekor 19 yaşındaki Hollandalı öğrenci Erik Akkersdijk’e ait olan 7.08 saniyedir.

Sabır küpü ile ilgili daha detaylı bilgi içeren önceki yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Rubik Küp

Sudoku

Japonca ‘bir rakam sadece bir kere görünmeli’ anlamına gelen Sudoku ilk kez 1980 yılında Japon bulmaca ustası Maki Kaji tarafından kendi yayınladığı bulmaca dergisinde yer almış ancak beklediği ilgiyi görmemiştir. 1997 yılında Tokyo’da aldığı bulmaca dergisinde Sudoku ile karşılaşan Wayne Gould adındaki bir Yeni Zelandalı, bulamaca üzerine çalışıp tam 6 yıl uğraşarak sudoku yapan bir bilgisayar programı hazırlamıştır. 2004 yılında New Hempshire’s Conway Daily Sun gazetesini programın ürettiği bulmacalardan bir tanesini yayınlamaya ikna etmesiyle sudoku kısa zamanda insanların dikkatini çekmiş hızla tüm dünyaya yayılmıştır.

Bulmacada 9 x 9 ölçekli kare 3 x 3 ebatlarında alt karelere bölünmüş ve her bir alt kare koyu renklerle işaretlenmiştir. 1’den 9’a kadar olan sayılar büyük karede her satır ve sütünda bir kere kullanılmalı ve aynı zamanda alt kareler içerisinde de yanlızca bir kere yer almalıdır. Bulmacayı çözmek için genellikle 25 tane sayı büyük kare içerisinde yerleştirlmiş olarak verilir. Sayı adedi azaltılıp arttırılarak bulmacanın zorluk derecesi ayarlanır; ancak bu şekilde kısmen doldurulmuş her bir sudoku için benzersiz bir çözüm olacağı kesin değildir. Bazen bir çözüm olmamakla birlikte bazen birden fazla çözüm olabilmektedir. Bu nedenle başlangıçta yerleştirilecek sayıların iyi belirlenmesi gerekmektedir. Bugüne kadar hiç kimse 17’den az sayıda verilmiş bir sudoku için benzersiz bir çözüm bulamamıştır.

sudoku

Bir Hacker’ın Öyküsü : Kevin Mitnick

İlk üretilen bilgisayarlar ısı kontrollü cam odalarda kilitli devasa makinelerdi. Bu makineler üzerinde hesaplama işlemlerini daha çabuk yapabilmek için “hack” adı verilen programlama kısayolları kullanılıyor ve bu programlama kısayollarını geliştirip kullanan insanlar ise “hacker” olarak adlandırılıyordu. Günümüzde ise hacker kelimesi üstün bilgisayar bilgi ve becerilerini her türlü bilgiye ulaşmak adına kullanan insanları tanımlamaktadır.

Mitnick_Color2Tarihteki gelmiş geçmiş en büyük hacker olarak, aktif olduğu yıllarda Condor takma adını kullanan Kevin David Mitnick gösterilmektedir. Fujitsu, Motorola, Nokia ve Sun Microsystems gibi pek çok şirketin bilgisayar ağlarına giren Kevin Mitnick FBI’in “En Çok Arananlar” listesinde yer alan ilk hacker olarak da kayıtlara geçmiştir.

Başkangıçta yakın arkadaş grubu ile eğlence amaçlı olarak telefon sistemlerine giren Kevin Mitnick insanların telefon konuşmalarını dinlemek, çeşitli hatları başka numaralara yönlendirmek, adreslere yüksek tutarda telefon faturası gönderilmesini sağlamak gibi küçük çaplı işlerle uğraşmıştır. Ancak zaman içinde gelişen teknoloji ile birlikte ilgisi bilgisayar sistemlerine kaymıştır.

1981 yılında Amerika’nın en büyük telefon şirketlerinden Pacific Bell’in sistemlerine girmesi ve yöneticinin odasından kılavuz çalması sonucu yakın arkadaşının onu ihbar etmesiyle yakalanıp 3 ay hapis cezasına, bir yıl da gözetim altında tutulmaya mahkum olmuştur. Bu onun başının belaya girdiği ilk olaydır.

Hapisten çıktıktan kısa süre sonra bu sefer Güney Kaliforniya Üniversitesi’nin bilgisayarına girdiği tespit edilir ve tekrar altı ay hapse mahkum olur. Hapisten çıkar çıkmaz bu defa kredi kartı bilgilerini çalmaktan hakkında tutuklama kararı çıkar. Ama Kevin Mitnick teslim olmaz, kaçar ve tutuklama kararı zaman aşımına uğrar.

kevin-mitnick1988 yılında ise birlikte hackerlık yaptığı arkadaşı Lenny, Mitnick’in ‘Bu son olacak’ yalanlarından bıkarak FBI ile anlaşması sonucu evine yapılan bir baskınla yakalanır. 1990’da şartlı tahliye edildiğinde ise Kevin Mitnick hala uslanmamıştır. Yine bilgisayara girer; şartlı tahliye kurallarını ihlal ettiği için hakkında tekrar tutuklama kararı çıkar.

Uzun süre polisten kaçan ve sık sık yer değiştiren Kevin Mitnick’in son durağı Amerika’nın doğusundaki Raleigh kenti olmuştur. Bu kentte son ve en uzun hapis cezasına çarptırılmasına neden olan işini yapacaktır: Japon kökenli bir Amerikalı olan Tsutomo Shimomura’nın bilgisayarına girmek. Tsutomo Shimomura’nın çabalarıyla 15 Şubat 1995’te FBI tarafından yakalanan Kevin Mitnick 5 yıl hapis cezasına çarptırılır ve aynı zamanda elektronik cihazları kullanması yasaklanır.

Tsutomu SHapis cezası 21 Ocak 2000’de biten Kevin Mitnick’in, bilgisayarlara yaklaşma yasağı 21 Ocak 2003’e kadar devam eder. Bu süre zarfında telefonu da sadece annesini aramak için kullanabilir. Ayrıca 2010’a kadar yaptıklarını yazması da yasaktır. 2003’te bilgisayar kullanma yasağı kalktığında, televizyonlar Mitnick’in bilgisayara dokunuşunu naklen yayımlarlar.

Şimdilerde beyaz şapkalı bir hacker olarak kendi kurduğu firmasında güvenlik danışmanlığı yapan Kevin Mitnick kendisini ‘Artık değiştim. Bilgi güvenliği ve toplum mühendisliğiyle ilgili edindiğim geniş bilgi ve becerilerimi, devletin, işletmelerin ve bireylerin kendilerini koruyabilmeleri konusunda onlara yardım etmek üzere kullanıyorum’ sözleriyle açıklıyor.

 

Sanal Korsan (Takedown)

Takedown-film-afisiKevin Mitnick’in hacker’lık yaptığı yılları ve nihayetinde yakalanışını anlatan 2000 yapımı film Kevin Mitnick’in izini sürerek yakalanmasını sağlayan Tsutomu Shimomura ve gazeteci John Markoff tarafından kaleme alınan aynı adlı kitaptan uyarlanmış.

Yönetmenliğini Joe Chappelle’in yaptığı filmede Kevin Mitnick’i Skeet Ulrich, Tsutomu Shimomura’yı da Russell Wong canlandırıyor. Film sanatsal olarak çok fazla birşey vaat etmese de tarihin gelmiş geçmiş en büyük sanal korsanı Kevin Mitnick’i izlemek insanın filmden keyif almasını sağlıyor.

IMDb linki

Aldatma Sanatı (The Art of Deception)

aldatma_sanati_kevin_mitnickAldatma Sanatı, Türkiye’de Nejat Eralp Tezcan çevirisi ile ODTÜ Yayıncılık tarafından piyasa sürülmüş Kevin Mitnick‘in güvenlik ve toplum mühendisliği üzerine yazdığı bir kitap. Güvenlik konusunun öyküler üzerinden anlatıldığı kitapta her öykü için Kevin Mitnick’in konu hakkındaki önemli kısımları ayrıca vurguladığı bölümler mevcut.

Güvenliğin bir paroladan, kapıya dikilen nöbetçiden ibaret olmadığı, öncelikle insanın bilinçlendirilmesi gerektiğini çok iyi vurgulanan kitap, özellikle bilgi güvenliğine önem veren, bilgisayar başında saatlerini harcayan, bilişim insanının ilgisini çekebilecek özellikte.

idefix linki

Yönetmenler ve Favori Oyuncuları

Bir film çekilmeden önce şüphesiz öncelikle filmde rol alacak oyuncular belirlenir. Oyuncular belirlenirken pek çok kriterin göz önüne alındığı da su götütürmez bir gerçektir. Ancak ne var ki bazı yönetmenler yönettikleri filmlerin çoğunda aynı oyuncular ile birlikte çalışmıştır. İster uyum değin ister takıntı bu birlikteliklerin bir kısmından harika işler çıkmışken bir kısmı da artık kabak tadı vermeye başlamıştır. İşte yönetmenler, favori oyuncuları ve filmleri:

John Ford – John Wayne (21 film)

MV5BMTI5NDczOTUzMV5BMl5BanBnXkFtZTcwNDE3NDkwNA@@._V1._SY314_CR18,0,214,314_ MV5BMTYyMDA2MDQ4OV5BMl5BanBnXkFtZTcwMzYwNDkwNw@@._V1._SY314_CR49,0,214,314_
  • Hangman’s House (1928)
  • Mother Machree (1928)
  • Four Sons (1928)
  • Salute (1929)
  • The Black Watch (1929)
  • Men Without Women (1930)
  • Born Reckless (1930)
  • Stagecoach (1939)
  • The Long Voyage Home (1940)
  • They Were Expendable (1945)
  • 3 Godfathers (1948)
  • Fort Apache (1948)
  • She Wore a Yellow Ribbon (1949)
  • Rio Grande (1952)
  • The Quiet Man (1952)
  • The Searchers (1956)
  • The Wings of Eagles (1957)
  • The Horse Soldiers (1959)
  • The Man Who Shot Liberty Valance(1962)
  • How the West Was Won (1962)
  • Donovan’s Reef (1963)

Akira Kurosawa – Toshiro Mifune (16 film)

MV5BMjE3ODQwNTY2Nl5BMl5BanBnXkFtZTcwMTI5ODM1Mw@@._V1._SY314_CR5,0,214,314_ MV5BMTM3NzE2MzEyNF5BMl5BanBnXkFtZTcwNzA5MTU4Mw@@._V1._SY314_CR116,0,214,314_
  • Drunken Angel (1948)
  • The Quiet Duel (1949)
  • Stray Dog (1949)
  • Scandal (1950)
  • Rashomon (1950)
  • The Idiot (1951)
  • Seven Samurai (1954)
  • I Live in Fear (1955)
  • Throne of Blood (1957)
  • The Lower Depths (1957)
  • The Hidden Fortress (1958)
  • The Bad Sleep Well (1960)
  • Yojimbo (1961)
  • Sanjuro (1962)
  • High and Low (1963)
  • Red Beard (1965)

Martin Scorsese – Robert De Niro (8 film)

MV5BMTcyNDA4Nzk3N15BMl5BanBnXkFtZTcwNDYzMjMxMw@@._V1._SX214_CR0,0,214,314_ MV5BMjAwNDU3MzcyOV5BMl5BanBnXkFtZTcwMjc0MTIxMw@@._V1._SY314_CR12,0,214,314_
  • Mean Streets (1973)
  • Taxi Driver (1976)
  • New York, New York (1977)
  • Raging Bull (1980)
  • The King of Comedy (1983)
  • Goodfellas (1990)
  • Cape Fear (1991)
  • Casino (1995)

Martin Scorsese – Leonardo DiCaprio (5 film)

MV5BMTcyNDA4Nzk3N15BMl5BanBnXkFtZTcwNDYzMjMxMw@@._V1._SX214_CR0,0,214,314_ MV5BMjI0MTg3MzI0M15BMl5BanBnXkFtZTcwMzQyODU2Mw@@._V1._SY314_CR9,0,214,314_
  • Gangs of New York (2002)
  • The Aviator (2004)
  • The Departed (2006)
  • Shutter Island (2010)
  • The Wolf of Wall Street (2013)

Tim Burton – Johnny Depp (8 film)

MV5BMTcwNTc4NTMzOF5BMl5BanBnXkFtZTYwMzc5ODYz._V1._SX214_CR0,0,214,314_ MV5BMTM0ODU5Nzk2OV5BMl5BanBnXkFtZTcwMzI2ODgyNQ@@._V1._SY314_CR3,0,214,314_
  • Edward Scissorhands (1990)
  • Ed Wood (1994)
  • Sleepy Hollow (1999)
  • Charlie and the Chocolate Factory (2005)
  • Sweeney Todd: The Demon Barber of Fleet Street (2007)
  • Alice in Wonderland (2010)
  • Dark Shadows (2012)

Steven Soderbergh – George Clooney (6 film)

MV5BMTQwMjE3ODU1NV5BMl5BanBnXkFtZTYwMzc3MDIz._V1._SX214_CR0,0,214,314_ MV5BMjEyMTEyOTQ0MV5BMl5BanBnXkFtZTcwNzU3NTMzNw@@._V1._SY314_CR8,0,214,314_
  • Out of Sight (1998)
  • Ocean’s Eleven (2001)
  • Solaris (2002)
  • Ocean’s Twelve (2004)
  • The Good German (2006)
  • Ocean’s Thirteen (2007)

Ridley Scott – Russell Crowe (5 film)

MV5BMjAwMzc0NjY3OF5BMl5BanBnXkFtZTcwNTU0MjQ1Mw@@._V1._SY314_CR7,0,214,314_ MV5BMTQyMTExNTMxOF5BMl5BanBnXkFtZTcwNDg1NzkzNw@@._V1._SX214_CR0,0,214,314_
  • Gladiator (2000)
  • A Good Year (2006)
  • American Gangster (2007)
  • Body of Lies (2008)
  • Robin Hood (2010)

David Fincher – Brad Pitt (3 film)

MV5BMTc1NDkwMTQ2MF5BMl5BanBnXkFtZTcwMzY0ODkyMg@@._V1._SX214_CR0,0,214,314_ MV5BMjA1MjE2MTQ2MV5BMl5BanBnXkFtZTcwMjE5MDY0Nw@@._V1._SX214_CR0,0,214,314_
  • Se7en (1995)
  • Fight Club (1999)
  • The Curious Case of Benjamin Button (2008)

Renklerin Bilimsel İfadesi

Işığın olduğu her yerde gördüğümüz renkler; otomotiv, tekstil gibi endüstrinin tüm alanları ile mimari, sanat, eğitim, haberleşme, yazılı ve görsel medyanın daen çok kullandığı malzemelerden biridir.

İnsan gözünün ayırt edebildiği tüm renklerin doğru olarak tanımlanması, renk ayrım ve farklılıklarının ölçülmesi için renk sistemleri, renk uzayları ve ölçüm teknolojileri geliştirilmiştir.

Renklerin yanıltma ve gizleme amaçlı kullanılmasına karşı olarak elektronik görüntüleme yöntemleri geliştirilmiş ve bu teknolojik cihazları da yanıltan görünmezlik teknolojileri ile görünmeyen gemiler, uçaklar gibi insanı şaşırtan yeni gelişme alanları ortaya çıkmıştır.

Renk Nedir?

Renk, göz ile yakalanan bir ışık etkisidir. Işığın eşya üzerine çarpıp yansımasıyla gözümüzde meydana gelen etki ve bu etki ile beynimizin oluşturduğu algıdır. Görme olayında ışınların göze gelmesi fiziksel, bu ışınlara karşılık gözde oluşan işlemler fizyolojik, cismin beyinde algılanması ise psikolojik bir olgudur.

Renklerin Tarihçesi

XV. yüzyılda başlayan ve günümüze kadar gelen süre içerisinde renk, ışığın bir özelliği ve görsel algılamanın bir parçası olarak ortaya konulmuştur.

Bilimsel olarak renklerin ilk sistamatik sınıflandırılması, İngiliz Fizikçi Isaac NEWTON tarafından 1670 yılında yapılmıştır. Güneş ışığı, elmas bir prizmadan geçirilerek yedi renke ayrılmıştır. Gözün görebildiği bu rekler kırmızı, turuncu, sarı, yeşil, mavi, lacivert ve mordur.

1731’de J.C. LE BLON, boya maddesinde (pigment) kırmızı, sarı ve mavinin temel renkler olduğunu bulmuştur. 1766’da, Morris HARRIS tüm renkleri içeren ilk dairesel şemayı Naturel System Of Colours (Renklerin Doğal Sistemi) adlı kitabında yayımlamıştır.

1810’da GOETHE bir renk dairesi ve üçgeni oluşturmuş; RUNGE ise tüm renk, ton, pastel ve gölgelerin bir arada düzenli bir biçimde yer aldığı ilk renk küresini tasarlamıştır.

Elektromanyetik Spektrum

Işığın elektromanyetik spektrumu sadece görünür ışığı değil aynı zamanda elektromanyetik enerjinin diğer formlarını içerir (X ışınları, mor ötesi ışınlar, kızıl ötesi ışınlar vb.).

İnsan gözü 380-780 nm dalga boyu aralığında algılama yapabilir ve bu bölge “görünür bölge” olarak adlandırılır. Tungsten lambanın verdiği ve güneşin yaydığı ışıkta görünür bölgeye ait tüm dalga boyları mevcuttur.

Renk bilimindeki gelişmeler algılama bakımından psikolojik ve fiziksel algılanmayı, araştırma ve inceleme bakımından colorimetry (renkmetri) bilimini ön plana çıkarmıştır.

Renkler aynı zamanda üreticiler, satıcılar, tüketiciler ve kullanıcılar tarafından kontrol edilmek istenen önemli bir kriterdir. Bu nedenle de renk ölçümünün subjektif olmaktan çıkartılıp renk ölçer cihazlar ile objektif  olarak yapılması gerekmektedir.

Renk Uzayları

Renk uzayları, renklerin tanımlanması için kullanılan üç boyutlu matematiksel modellerdir ve bütün renkleri temsil edecek şekilde oluşturulmuştur. Bunun nedeni Renkmetri biliminin temelini oluşturan GRASSMANN’ın birinci kanununa göre bir rengi belirlemek için birbirinden bağımsız üç değişkene ihtiyaç olmasıdır. Renklerin renk uzaylarındaki yerleri bu değişkenlere göre belirlenir. Her renk uzayının kendine özgü biçimde renk oluşturma için bazı standartları vardır. Renk uzayları oluşturulurken bir başka renk uzayına doğrusal yada doğrusal olmayan yöntemlerle dönüşüm yapılabilmelidir.

Renk uzayları genel olarak cihaz bağımlı ve cihaz bağımsız renk uzayları olarak iki gruba ayrılır. Cihaz bağımlı renk uzaylarında renkler cihazın özelliklerine bağlı olarak üretilir.

RGB Renk Uzayı

RGB renk uzayı, İngilizcedeki ‘Red’ ‘Green’ ‘Blue’ (yani ‘Kırmızı’ ‘Yeşil’ ‘Mavi’) kelimelerinin baş harflerinden ismini alan bir renk uzayıdır. Işığı temel alarak, doğadaki tüm renklerin kodları bu üç temel renge referansla belirtilir. Görünür tayfın büyük bir yüzdesi, kırmızı, yeşil ve mavi (RGB) ışığı çeşitli oranlarda ve yoğunluklarda karıştırarak verilebilir. Bu temel renkler, birbirleriyle örtüştükleri yerlerde siyan, macenta ve sarı rengi oluştururlar. Her renk %100 oranında karıştırıldığında beyaz renk elde edilir.

İnternet’te kullanılan renk sistemi RGB renk sistemidir. Bunun sebebi, 1953’te ilk fotoğraf makinesi Polaroid’te ve ondan sonra da televizyonlarda standart kabul edilmiş olmasıdır. Günümüzde de tüplü ekranlarda, tarayıcılarda, televizyon ve manuel fotoğraf makinelerinde standart olarak kullanılır.

CMY Renk Uzayı

CMY renk uzayı çıkarmalı renk karışım yöntemi yardımıyla birim küpte renklerin tanımlanmasıdır Cyan, magenta ve sarı CMY renk uzayının eksenleridir. Bu sistem toplamalı renk karışımı yönteminin yani RGB renk uzayının tamamlayıcısıdır. Bunun anlamı CMY renk uzayını oluşturan iki bileşenin karışımıyla RGB renk uzayını oluşturan bir bileşenin elde edilmesidir.

Bütün modern fotografik renk prosesleri ve baskı renk ayrım sistemlerinin esası bu karışım esasına dayanır. CMY renk uzayı özellikle renkli baskı ve çoğaltma alanlarında, renkli yazıcılarda ve çizicilerde kullanılır.

HSV Renk Uzayı

HSV (Hue, Saturation, Value) renk uzayı 1978 yılında Alvy Ray Smith tarafından tanımlanan renkleri sırasıyla renk özü, doygunluk ve parlaklık olarak belirten bir renk uzayıdır. Renk özü, rengin baskın dalga uzunluğunu belirleyen açısal bir değerdir ve 0° – 360° arası değer alır. (Bazı uygulamalarda ise 0-100 arası olağanlaştırılır). Doygunluk, rengin “canlılığını” belirler. Yüksek doygunluk canlı renklere neden olurken, düşük olasılık rengin gri tonlarına yaklaşmasına neden olur.  0-100 arasında değişir. Parlaklık ise rengin aydınlığını yani içindeki beyaz oranını belirler.  0-100 arasından değişir.

RAL Renk Uzayı

RAL renk uzayı, Alman Kalite Güvence ve Terim Üretme Birliği tarafından 1927 yılında geliştirilen bir sistemdir. RAL, 40 renkle başladığı yolculuğuna günümüzde 1900’ün üzerinde renge ulaşarak devam etmektedir. RAL’de renkler için herkes tarafından kolayca anlaşılabilen kod ve isimlerle ifade edilen standart bir lisan geliştirilmiştir.

CIE XYZ Renk Uzayı

X, Y ve Z değerleri üç ana rengin (kırmızı, yeşil, mavi) algılanmasını sağlayan sinirlerin beyne yolladıkları uyarıların toplamıdır. Her üç uyarımın ayrı ayrı toplam uyarı miktarına olan oranı rengi tanımlar. Beyin bu üç büyüklüğün bileşimini yaparken, oranlamalar ile de renk duyulanmasını gerçekleştirir. X, Y ve Z değerlerinin toplamı rengin görsel duyulanma toplamına eşittir. Bu toplam içinde,

kırmızının algılanma oranı,

yeşilin algılanma oranı,

mavinin algılanma oranı,

ve

x = y = z = (1/3) noktası teorik olarak beyazdır. Bu noktadan uzaklaşıldıkça renklerin doymuşluğu artar.

CIE Lab Renk Uzayı

Bir rengin uyarımı değiştiği zaman, gözlemci bir süre sonra renkte bir farklılık algılayacaktır. CIE Lab renk uzayının en belirgin özelliği renk uzayının algılama yönünden düzgün değişim göstermesidir. CIE Lab renk uzayı  1976 yılında görsel medya için tasarlanıp oluşturulmuştur. Günümüzde CIE Lab renk uzayı çeşitli alanlar için standart renk uzayı olarak seçilmiştir ve bugün pek çok uygulamada kullanılmaktadır.

CIE Lab renk uzayının bileşenleri  L  açıklık-koyuluk değerini, a kırmızı-yeşil değerini, b ise sarı-mavi değerini, c kroma (renk doygunluğu) değerini ve h renk açısını (ton açısı) göstermektedir. Bu değerler CIE XYZ renk uzayına bağımlı olarak hesaplanır. Bu hesaplama için gerekli ilişki beyazın CIE XYZ uzayındaki değerleriyle sağlanır. Dolayısıyla bu değerlerin hesaplanması için yani X, Y ve Z değerlerinden L, a ve b değerlerinin hesaplanması için standart aydınlatıcının ve standart gözlemcinin hangisi olacağına karar verilmelidir.

Bilgisayar Tarihi

Yaşam su ile başladı!.. Bilgisayarın öyküsü ise su kenarındaki çakıl taşları ile!… O günlerin çakıl taşları, uygarlığın merkezi Mezopotamya’da sayı saymak için kullanıldı.
Derken saymak yetmedi insanlara!..
Hesap yapmak için taşları tepsilere dizdiler; boncukları ipe dizdiler. İlk hesap makinesi, bugün hala kullanılmakta olan abaküstü…
Abaküslerin üzerinden 4500 yıl geçti.
Vergi mahkemesi başkanı babasının haline acıyan Pascal, 1644 yılında toplama ve çıkarma yapan hesap makinesi geliştirdi.
1680’de bir adım daha atıldı:
Leibniz, çarpma ve bölmeyi de öğretti hesap makinesine!..
1800’lerin başında sıra Babbage’daydı.
Babbage, programlanabilir bilgisayar fikrini ilk kez ortaya attı.
Babbage, matematik tabloları üzerinde işlem yapabilen; sayıları bellekte saklayabilen; komutları ardarda işleyebilen çözümleyici makineyi tasarladı. Tabulatör’ün mucidi Herman Hollerith’in çalışmaları nüfus sayımları ile başlar. Hollerith’in elektrik akımı ile hesap yapabilen makinesi ve verileri taşıyan delikli kartları 1890’da ABD nüfus sayımında kullanıldı.
Hollerith’in bilişim dünyasına en büyük armağanı delikli kartlar oldu. Bilişim uzmanları yıllarca boğuştular bu kartlarla. Ama Hollerith’in bilişim dünyasına bir armağanı daha vardı. IBM!
1896’da New York’da kurduğu Tabulating Machine Company, gelecek yılların büyük mavisi, IBM’di!
Daktilolu, otomobilli, radyolu günler başlamıştı! Hem makine hem de elektronikteki gelişmelerin sonuçları labarotuarlardan çıkmış, sokaklara, evlere taşınmıştı. IBM’in fonlarıyla desteklediği MARK I adlı elektromekanik bilgisayar 1943 yılında Harvard Üniversitesi’nde tasarlandı. Bu insanoğlunun gördüğü ilk devasa bilgisayardı.
Ve savaş başladı!
Pennslyvania Üniversitesi’nin iki mühendisi Mac Loui ile Eckert ABD ordusu için topçu atış hesaplarını hızlandırmak üzere görevlendirdiler.
Çalışmalar, genel amaçlı bir bilgisayar tasarımı ile sonuçlandı. İlk bilgisayar ENIAC 1945 kasımında savaş bittikten birkaç ay sonra tamamlandı. 14 Şubat 1946’da kamuoyuna tanıtıldı.
ENIAC bilgisayar tarihine ilk bilgisayar olarak geçti.
Ama İngilizler, Collossus’u daha önce geliştirmişlerdi.
1946 yılında AT&T Bell laboratuvarlarında çok önemli bir buluş yapıldı: Transistör! Ancak buluşun bilişim alanındaki önemi hemen anlaşılamadı.
IBM’in 1950 yılında bilgisayar sektörüne girmesi bu alanda yeni ufuklar açtı. Bilgisayarlar hızla yayılmaya başladı. Yıl 1960: Türkiye’nin ilk bilgisayarı IBM 650 Karayolları Genel Müdürlüğü’ne kuruldu!
IBM 650’nin ilk işi inşaat mühendislerine hizmet vermekti. Türkiye’ye en önemli hizmeti ise bordro hesaplaması!
Daha sonra edinilen hemen her bilgisayarın ilk işi bordro olacaktı.
Bakmayın şu ana dek bilgisayar dediğimize! O günlerde bilgisayar terimi kullanılmazdı. Ya IBM denirdi, ya computer ya da elektronik beyin! Yıl 1967: Hacettepe Üniversitesi bilgisayar alımı ihalesi metninde computere karşılık bilgidüzer kullanıldı. Terim yanlış anlaşılmalara açık olduğundan bilgisayar olarak değiştirildi ve bundan sonra hep bilgisayar olarak kaldı.
Digital Equipment 1965 Nisan’ında bir sürpriz yaptı: Kocaman salonlara sığabilen büyük makineler yerine Volkswagen’in arka koltuğuna sığabilen ilk mini bilgisayarı üretti: PDP-8 Günümüz en önemli işlemci üreticisi olan Intel, Temmuz 1968’de Robert Noyce, Gordon Moore ve Andy Grove tarafından ABD’de kuruldu.
Ekim 1969. ABD Savunma Bakanlığı’nın araştırma projeleri örgütü ARPA’nın çalışmaları ile ARPANET’in kuruluş adımları atılıyordu. Bu çalışmalar bu günlerin internetinin müjdecisiydi. 1969 yılında Ken Thompson ve Dennis Ritchie tarafından AT&T Bell laboratuvarlarında o güne kadar yapılmış en iyi kullanıcı dostu editör geliştirildi. Bu ünlü UNIX işletim sistemiydi.
Daha önce bir kurum içinde aynı bilgisayarı kullanan kullanıcılar arasında eposta iletişimi yapılabilmesine karşın 1971 yılında ilk uzak bilgisayara eposta mesajı ulaştırmayı ARPANET’i kullanarak Ray Tomlinson başardı. İlk mikroişlemci15 Kasım 1971’de Intel’in laboratuvarında doğdu. Intel matbaadan sonra en büyük buluşu yaptığına inanıyordu.
Gordon Moore bellek kırmıklarındaki transistör sayısının her 18-24 aylık dönemde iki katına çıktığını açıkladı. Bu olay Moore Yasası olarak anılmaya başlandı. 1965’den bu yana gelişmeler yasaya uygun olarak devam ediyor.
Microsoft, 1975 yılında ABD’de Bill Gates ve Paul Allen tarafından resmen kuruldu. Microsoft kendini bir dünya devi yapacak bütük adımları daha o yıl atmaya başladı. Sırada başka bir devrim vardı; kişisel bilgisayar!
Steve Jobs, yarı amatör bir çalışmayla geliştirdiği bilgisayarın üretimi için arkadaşı Steve Wozniak ile birlite Nisan 1976’da Apple’ı kurdu. Apple 5 yıl içinde dünyanın en büyük 500 şirketi arasına girdi. IBM, 1976’da ilk taşınabilir masaüstü bilgisayarını pazara sundu; yalnızca 25 kg! Ardından 1981’de ilk PC’sini!
Sonra Mac ile PC yarışı başladı. Bilgisayarlar evlere girmiş; hatta birer eğlence aracı olmuştu. Donanında devrimler bitmiş, evrimler yaşanıyordu!
Bundan böyle devrimler yazılımla yaşanacak; yılın adamı olarak Bill Gates, yılın ürünü olarak Windows konuşulacaktı. Internet, PC dünyasında yaşanan baş döndürüvü gelişmelerin gölgesinde kalsa da 1986 yılı başında kullanıcı sayısı 2300’ü geçmişti.
UNIX tabanlı işletim sistemi Linux açık kaynak kod özelliği ile merhaba dedi. Grafik tabanlı olmamasına rağmen kullanımı son derece hızlı artan Linux pek çok şirket tarafından desteklendi. 1995’de artık yeni bir dünya, yeni güç dengeleri vardı. Bir zamanlar birbirleriyle kıyasıya rekabet eden IBM ve Apple şimdi işbirliği arayışına giriyor ve Power PC işlemcisi için ortak yatırım kararı alıyordu.
Ağustos 1996’da Microsoft o güne kadar ürettiği en mükemmel işletim sistemi olan Windows NT’yi tanıttı. Aynı yıl Bill Gates’in kişisel serveti de 13 milyar dolara yaklaşarak dünyanın en zengin adamı oldu. 2000’li yıllar Apple için atılım yıllarıydı. İlk atılım ise 2001 yılında piyasaya sürülen iPod ve hemen ardından duyurulan iTunes oldu. Böylece Apple kısa bir zaman içinde müzik sektörünün %85’ini ele geçirmeyi başardı.
Ekim 2001’de Microsoft, 30 yıla yakın bir süredir geliştirdiği DOS tabanlı işletim sistemlerine son vererek yeni bir mimari ile geliştirdiği ve 50 milyon satır komut içeren yeni işletim sistemi Windows XP’yi duyurdu. Nisan 2004’de Çin kaynaklı Lenovo Grup, IBM’in PC bölümünü 1.75 milyar dolar karşılığı satın alarak Dell ve HP’nin arkasından dünyanın en büyük üçüncü PC üreticisi oldu.
2004 yılına gelindiğinde Internet’e bağlı PC sayısı yüz milyonu aşmış; birçok işlem internet üzerinden yapılır hale gelmişti. Amazon, Harry Potter – Phoenix kitabını bir günde bir milyon kopya dağıtarak inanılmaz bir rekor kırdı. 2007 yılı başında akıllı telefon sektörüne iPhone ile giriş yapan Apple bu alanda yeni bir çığır açarak tüm dikkatleri bir kez daha üzerine çekti.
Bağlanabilirlik sorunlarını aşan teknoloji, internet ve bilgisayarları, evleri, insanları; hepsini bir odaya toplayacaktı! … ve tabi paraları da! Sonuçta yarışı ölümün değil, yaşamın kazanması için…

Kahve

“Şeytan kadar kara, cehennem kadar sıcak, melek kadar saf ve aşk kadar tatlı …” Yıllar önce Focus dergisinde kahve ile ilgili bir yazıda yer alan bu ifade sanırım kahve üzerine yapılmış en güzel tanımdır. Özellikle de benim gibi kahve tiryakisi olan bir insan için bu tanım kesinllikle abartı gelmeyecektir. Bizim kültürümüzde de önemli bir yere sahip olan kahve ile ilgili daha önce yapmış olduğum bir araştırmayı burada paylaşmak istiyorum.

Kahve, kökboyasıgiller (Rubiaceae) familyasının Coffea cinsinde yer alan bir ağaç ve bu ağacın meyve çekirdeklerinin kavrulup öğütülmesi ile elde edilen tozun su ya da süt ile karıştırılmasıyla yapılan içecektir.
Kahve ağacının ilk bulunduğu yer olan Habeşistan’ın Kaffa yöresinin Arapça karşılığı “qahwah ” dır. Araplar bugün bilinen kahveyi henüz tanımıyorken kelime keyif veren içki, şarap anlamında kullanmaktaydı. Bugünkü anlamını 14. yüzyılda kazanmaya başlamıştır. Bu Türkçe’de “kahve”ye dönüşmüş, buradan da Avrupa’da café, caffe, koffie, coffee, koffie, Kaffee şekline gelmiştir.

Kahve ağacı, çiçekleri beyaz ve hoş kokulu , kirazı andıran kırmızı meyvasının içinde iki çekirdek bulunan, dikildikten yaklaşık 3 yıl sonra meyve vermeye başlayan ve 30-40 yıl boyunca aralıksız meyve veren bir ağaç türüdür. Doğal haline bırakıldığında 8-10 metreye kadar uzayan ağaç, meyvelerin kolay toplanabilmesi için sürekli budanarak 4-5 metre uzunluğunda bir çalı boyutunda tutulur. Kahvenin defne yaprağına benzer derimsi ve kenarları dalgalı kışın dökülmeyen koyu, parlak ve sivri uçlu yaprakları vardır. Bol yağış alan, ortalama sıcaklığın 18-24° C arasında bulunduğu ve don olayının görülmediği, ekvatorun 25 Kuzey’i – 30 Güney’i arasındaki kuşakta yetişir. Soğukta ağaç ölür, ayrıca ani ısı değişiklikleri de ağaca zarar verir. Nemli ortamı sevdiğinden, kahve ağacının düzenli yağışın olduğu tropik bölgelerde yetiştirilmesi gerekir. Doğada pek çok yetişen türü olmasına rağmen yalnızca coffea arabica ve coffea robusta adındaki türlerin tarımı yapılmaktadır.

Bol yağışların ardından kahve ağacı, yılda iki ya da üç kez bembeyaz muhteşem çiçekler açar. Güçlü ve keskin kokuları kimi zaman yasemini kimi zaman portakal ağacının çiçeğini andırır. Yeni çiçek vermeye başlamış bir ağaç, dallarında bir yılda toplam 20-30 bin çiçek taşır. Kahve çiçekleri açtıktan birkaç saat sonra solmaya başlar ve yavaşça meyve olmak için hazırlanırlar.

Kahve meyvesi; büyüklüğü, şekli ve rengindeki benzerlikler nedeniyle “kahve kirazı” olarak da adlandırılmaktadır. İçinde ince iki çekirdek bulunur. Çekirdeklerin birbirine bakan tarafı düz, dış tarafı yuvarlaktır. Her çekirdeğin içinde aynı biçimde bir tohum (kahve tanesi) vardır. Tanenin düz yüzeyinde, içi sert bir besidokusu ile dolu olan, derin bir çizgi yer alır, Besidokusunun dış tabakası ince bir zarla kaplıdır. Zarın dışında ise daha sert bir kabuk vardır. Eğer kahve çekirdeği daha sonra tohum olarak kullanılacaksa çekirdek kabuktan ayrılmaz.

Bazı kahve ağaçlarının meyvesinden iki yerine bir tane çekirdek çıkar. Bu çekirdek (peaberry), diğerlerine göre çok daha   yuvarlak bir şekle sahiptir. Tek olarak çıkan çekirdekler, diğerlerinden ayrılarak üretim sürecinden geçirilir. Genellikle fiyatları da normal kahveye göre çok daha pahalıdır.

Kahve meyvelerinin çok düzenli kontrol edilmeleri gerekir, çünkü olgunlaştıktan sonra 14 gün içinde çürümeye başlarlar.

Kahve Türleri

Kahve bitkisinin çok sayıda alt cinsleri ve türleri olmasına rağmen bunlardan sadece ikisi ticari anlamda kahve üretiminde kullanılmaktadır: Coffea Arabica ve Coffea Canephora (Robusta).

Coffea Arabica

Etiyopya’da keşfedilen ilk kahve bitkisinden türemiş olan Coffea Arabica, daha çok yüksekliği 800-2000 metre arasında olan dağlık platolarda veya volkanik yamaçlarda yetişir. Her yağmurlu dönemin ardından çiçek açar ve meyvelerinin olgunlaşması için yaklaşık 9 ay gerekir. Tipik bir arabica ağacı, bir yılda yaklaşık 5 kg meyve verir ve bu meyvelerden 1 kg kahve çekirdeği elde edilir.

Yeşilimsi sarı renkteki oval Arabica çekirdeklerinden üretilen kahve, Robusta’ya göre daha az kafein içerir. Ayrıca daha lezzetli ve tatlı bir aromaya sahiptir. Arabica kahvesi dünya kahve üretiminin %70’ini oluşturur. Ancak hastalıklara ve iklim koşullarına çok dirençli olmadığından yetiştirilmesi daha zordur ve daha pahalıdır.

En çok bilinen çeşitleri; Brezilya, Orta-Doğu Afrika, Hindistan, Endonezya’da yetişen “Bourbon” ve Latin Amerika’da yetişen “Typica”dır. Bunları Tico, Blue Mountain, Mundo Novo, Caturra ve San Ramon izler.

Coffea Canephora (Robusta)

Coffea robusta, 0-600 metre arasında yetişir. Arabica’nın tersine düzensiz olarak çiçek açar ve meyvelerinin olgunlaşması için yaklaşık 10-11 ay gerekir.

Sarımsı kahverengindeki yuvarlak Robusta çekirdeklerinden üretilen kahve, Arabica’ya göre yaklaşık iki kat daha fazla kafein içerir. Odunsu lezzeti nedeniyle kaliteli kahve üreticilerinin tercih etmediği bir türdür. Ancak ucuz olmasından dolayı maalesef bazı üreticiler tarafından kahve harmanlarına katılmaktadır. Robusta kahvesi dünya kahve üretiminin yaklaşık %30’unu oluşturur. Hastalıklara ve iklim koşullarına çok dirençli olduğundan yetiştirilmesi çok daha kolay ve ucuzdur.

En çok bilinen çeşitleri; Java-Ineac, Nana, Kouliou ve Congensis’tir.

Tarihi Süreç

Kahve’nin anavatanı olan Etiyopya’nın yüksek yaylaları, yabani kahve bitkisinin doğal olarak yetiştiği bölgelerde yerli halk bu bitkinin tanelerini un haline getirip bir çeşit ekmek yapıyordu meyveleri kaynatıldıktan sonra suyu içilmek suretiyle tıbbi amaçlı kullanılıyor ve “sihirli meyve” olarak adlandırılıyordu. Kahve, ünüyle birlikte hızla Arap Yarımadası’na yayıldı ve 300 yıl boyunca Habeşistan’da keşfedilen yöntem ile içilmeye devam edildi. 14. yüzyılda ise yepyeni bir keşif ile ateşte kavrulan kahve çekirdekleri, ezildikten sonra kaynatılarak içime sunuldu. Kahve’yi ilk olarak işleyip içmeye başlayan Yemen’deki sufi tarikatıdır. Buradan 1470’li yıllarda Aden’de , 1510’da Kahire’de 1511’de Mekke ‘de görülmüştür.

Kanuni Sultan Süleyman döneminde, 1517’te, Yemen Valisi Özdemir Paşa, Yemen’de içtiği ve çok sevdiği kahveyi İstanbul’a getirmiştir.

Kahve, kısa zamanda itibarlı bir içecek olarak Osmanlı saray mutfağında yerini aldı ve büyük ilgi gördü. Saray görevleri arasına “kahvecibaşı” adında bir de rütbe eklendi. Padişahın ya da bağlı olduğu devlet büyüğünün kahvesini pişirmekle görevli olan kahvecibaşı, sadık ve sır tutmasını bilenler arasından seçilirdi. Osmanlı tarihinde kahvecibaşılıktan sadrazamlığa yükselenlere bile rastlandı.

Saraydan konaklara ardından evlere giren kahve, İstanbul halkının kısa sürede tutkunu olduğu bir lezzet haline geldi. Satın alınan çiğ kahve çekirdekleri tavalarda kavrulup, dibeklerde dövüldükten sonra cezvelerde pişiriliyordu.

1544 yılında İstanbul’da Tahtakale’de iki Suriyeli Arap ilk kahvehaneyi açmışlardır.

İstanbul’a gelen Venedikli tacirler, çok sevdikleri bu içeceği Venedik’e taşıdı. Böylece Avrupalılar kahveyle ilk kez 1615’te tanışmış oldu. Önceleri limonata satıcıları tarafından sokaklarda satılan kahve, 1645’te açılan İtalya’nın ilk kahvehanesinde yerini aldı. Kısa zamanda sayıları hızla çoğalan bu kahvehaneler de; diğer pek çok ülkede olduğu gibi özellikle sanatçıların, öğrencilerin ve her kesimden halkın bir araya gelerek sohbet ettikleri en gözde yerler oldu. Kahve Paris’e 1643, Londra’ya 1651’de ulaştı.

Avrupalılar dünyanın çeşitli yerlerinde kahve plantasyonları kurdular. Endonezya-Cava’da 1712 yılında kahve tarımı başladı. Hollanda Cava ve Doğu Hint Adaları’nda, Fransa Antiller’de kahve yetiştirdi.

Kahve Tarımı

Kahve plantasyonlarının yer aldığı 75’ten fazla ülkede, elde edilen mahsuller kavurucu firmalara ulaştırılana kadar büyük bir emek sarf edilir. Bütün bir yıl süren bu çalışmalar, olgunlaşan kahve meyvelerinin ağaçtan toplanması ve meyvelerin çekirdeklerinden ayrılması gibi zahmetli ve kahvenin kalitesini de etkileyebilen süreçlerden oluşur.

Kahve plantasyonlarında, kahve yetiştirmenin ve mahsulü toplamanın dışında pek çok iş yapılır. Bunlardan biri de, kaliteli bir hasat elde edebilmek için en doğru biçimde kahve meyvelerinin toplanması işlemidir.

Kahve meyveleri olgunlaştıklarında, hemen toplanmalıdır. Bu kolay bir iş değildir. Çünkü bir ağacın meyveleri herhangi bir zamanda olgunlaşma sürecinin farklı aşamalarında olabilmektedir. Hatta aynı dal üzerinde hem kızarmış olgun hem de yeşil henüz olgunlaşmamış kahve meyvelerine aynı anda rastlamak mümkündür. Bu nedenle, diğerlerine göre daha az ya da daha fazla olgunlaşan kahve meyvelerinin ayrılması gerekir. Aksi takdirde kahvenin kalitesi düşer.

Kahve meyveleri toplandıktan sonra sıra çekirdeklere ulaşmaya gelir. Bu süreç, çekirdeklerin dış kabuk ve meyvesinden incinmeden ayrılmasını gerektirdiği için çok önemlidir. Bu ayırma işleminde iki yöntem uygulanır: yaş yöntem, kuru yöntem.

Yaş yöntem, genellikle yüksek kalitedeki kahveler için kullanılır. Yeni toplanmış meyveler, herhangi bir fermantasyon başlamadan önce su dolu tanklarda yıkanır. Tanklardan kanallara aktarılırken, sürekli akan taze su yardımıyla çekirdeğin etrafındaki koruyucu tabakanın yumuşaması sağlanır. Bu kanallar kahve meyvelerini, kabuğun çekirdekten ayrılması için özel bir ayrıştırma makinesine taşır. Kanallardaki yolculuğuna devam eden meyve ve çekirdekler bir dizi elekten geçirilir. Büyüklüklerine ve ağırlıklarına göre sınıflandırılan kahve çekirdekleri mayalanma tankına gelir. Etraflarında kalan bütün kalıntılar, doğal enzimlerle çekirdekten ayrıştırılmak üzere 36 saatlik bir bekleme sürecine girer. Mayalanma süreci adı verilen bu süreç, kahve çekirdeklerindeki aromanın etkilenmemesi için dikkatlice izlenerek kontrol edilir.

Fermantasyon sürecinin tamamlanmasının ardından çekirdekler durulanır. Teraslarda veya tel eleklerden oluşan platformlarda güneşte kurumaya bırakılır. Kuru yöntemde olduğu gibi, nem değeri %11-12’ye düşünceye kadar, bir iki hafta güneşin altında çevrilerek kurutulur veya düşük ısılı kurutma makinelerinden geçirilir. Bu son aşama kahvenin kalitesinin düşürülmemesi açısından önemlidir. Parşömen kaplı kahve çekirdekleri ihracat zamanına kadar özel depolarda saklanır. Kavuruculara nakledilmeden önce son kez özel bir makineden geçerek parşömen tabakası ayrıştırılır. Yaş yöntem, diğer yönteme göre çok daha fazla ekipman ve iş gücü gerektirdiği için daha pahalıdır.

Kuru yöntem, yeni toplanmış meyvelerin basınçlı hava veya elekler kullanılarak veya yıkanarak yabancı maddelerden temizlenmesiyle başlar. Yıkama sırasında meyveler yaprak ve benzeri diğer yabancı maddelerden arındırılır. Ayrıca su üstüne çıkan olgunlaşmamış ve/veya defolu çekirdekler de kolaylıkla ayıklanır. Bu işlemin ardından meyveler açık havada serilerek, güneş ışığında 2-3 hafta kurumaya bırakılır ve sık sık çevrilerek her iki yüzeyin de kuruduğundan emin olunur. Geceleri ve yağmurlu havalarda ise üstleri örtülerek her türlü olumsuz koşuldan korunmaları sağlanır. Öte yandan, çok kurak alanlarda yıkama işlemi yapılmadan da güneşte kurutma işlemine geçilebilir.

Kahve üretim sürecinde en kısa süren ancak en önemli ve en dikkat gerektiren aşama kavurmadır. Bu işlem büyük bir sorumluluk gerektirir. Çünkü bir anlık dikkatsizlik zaman ve para kaybına yol açarak tarladan üretime yüzlerce insanın sarf ettiği emeği boşa çıkarabilir.

Kavurma sırasında uygulanan ısı ile yeşil kahve çekirdekleri, orijinal açık yeşil renklerinden kahverengiye dönüşürler. Hacim olarak artarak su kaybederler. Bu işlem öncesinde hiçbir aroma ve kokuya sahip olmayan kahve çekirdekleri, kavrulma sırasında içlerinde gizli olan 900’den fazla aromayı açığa çıkarırlar.

Her kahve türü aynı şekilde kavrulmaz. Bu nedenle kavurma bir sanattır. Tecrübe, bilgi, birikim ve uzun yıllara dayanan bir uzmanlık ister. Tecrübeli bir kavurucu, belirli kahvelerin hem potansiyellerini hem de sınırlarını bilir. Ancak bu sayede kahvenin niteliklerini olabildiğince en üst seviyeye geliştirebilir.

Kavurma işlemi, kullanılan kavurma makinesinin teknolojisine göre 2 ile 20 dakika arasında gerçekleşir. Kavurma sürecindeki aşamalı ısı artışları kahve çekirdeklerinde birçok farklı etki oluşturur. Bunları özetlemek gerekirse:

Açık yeşil renkteki kahve çekirdekleri 200-250 dereceye ulaşmış kavurma makinesine atılır. 100° C’de çekirdeklerin rengi yeşilden sarıya döner. Çekirdekler su buharı salar; önce çimensi sonra haşlanmış sebze kokusu yayarlar.

  • 120-130° C’de çekirdekler kestane kahvesi rengini alır ve kızarmış ekmek kokusu yayılır.
  • 130-140° C arasında çekirdekler alacalı, benekli ve kırışmış görünür.
  • 150-160° C’de kahve çekirdekleri kavrulan tohumlara benzer bir koku çıkarırlar ve bu kahvenin gerçek aromasının öncüsüdür.
  • 180° C’de yüksek ısı sonucu, çekirdeklerin içindeki gazların salınması ile beraber kahvenin gerçek aroması açığa çıkar. Çekirdekler tarçınımsı bir renk alır ve genleşmeye başlarlar.
  • 180° C’nin üzerinde çekirdeklerin rengi koyulaşmaya başlar ve kahvenin aroması artar. Daha çok genleşen çekirdeklerin çıtırtıları duyulur. Bu sırada parlak bir görüntüye kavuşan çekirdeklerin genişlemesi, yüzeylerini düzleştirir ve renklerini dengeler.
  • 180-200° C arasında çekirdeklerdeki genleşme 3 katına kadar ulaşabilir.
  • 210° C’de çıtırtı sesleri tekrar duyulmaya başlar. Kahve çekirdeklerinin rengi ve aroması saniyeler içinde değişmektedir.
  • Bundan sonraki süreçte kavurucu arzu ettiği sıcaklıkta kavurma işlemini durdurur ve kavrulan kahve çekirdeklerini soğutucu hazneye alır.
  • 278° C’de duman ve buhar salınması durur. Ve çekirdek donuk siyah bir görüntü alır. Büyüklüğü daha fazla artmaz.
  • 300° C’de çekirdekler siyah ve isli bir hal alarak en ufak bir basınç altında ufalanırlar. Aroma tamamen kaybolur. Bu aşamada çekirdekler tamamen aşırı-kavrulmuş olur ve karbonlaşırlar.

Bu aşırı uçlar içinde kahve eksperleri, 210-240° C arasını en uygun “kavurma bölgesi” olarak belirlemiştir.

Kaliteli bir kahvenin gizli lezzetlerini, kavurma aşamasında ortaya çıkardıktan sonra fincanlara taşıyabilmek için bir aşamadan daha geçirmek gerekir: “öğütme”. Her kahve türü ayrı şekilde öğütülür. En inceden kalına doğru; Türk Kahvesi, Espresso, Filtre kahve

Kahve Tadı

Kahvenizi içerken ve de büyük bir keyif alırken, aslında bu keyfi veren birçok şeyin birarada olduğunu göz ardı etmemek gerekir. Kahvenin o güzel kokusunu içinize çekersiniz, dilinizin üzerinden kahve kıvamı ile akıp giderken, tüm tadını algılarsınız. Aslında kahveye lezzetini ya da tadını veren çok sayıda bileşen vardır:

Asidite (acidity): Yeşil çekirdekler yüksek miktarda klorojenik asit (%7) içerirler. Bu düzeydeki asit kahveye kötü bir tad verir. Fırınlama işlemi sırasında bu asit çözünür ve yerini daha hafif asitler alır. Asetik asit, sitrik asit, malic asit gibi. Bu asitlerin yokluğu kahvenin tadını çok yumuşak yapar ve özelliksiz bir tad olur. İyi bir kahvede asidite olmalıdır. Kahvenin az fırınlanması veya çok ısıtılması asiditeyi azaltır.

Kıvam (body): Kahvenin kıvamı, dilin üzerinde kahvenin gezerken verdiği izlenimdir. Bunu veren kahvenin fırınlanması sırasında şekerlerin karamelize olması, bazı proteinlerin yanması ve yağların açığa çıkmasıdır. Koyu fırınlanmış çekirdekler, daha kıvamlıdır.

Koku (Flavor): Yukardaki tüm faktörlerin hepsi kahvenin kendi kokusunu verir. Son yıllarda kahve çekirdeği fırınlandıktan sonra soğurken, özel fırınlarda yağlı, kokulu sıvılarla karıştırılarak kahveye yapay koku ve tad verilmeye başlanmıştır. Çikolata, fındık, badem, menta kokan esanslar kullanılabilir.

Tüm bunlara dayanarak kahvenin tadı çeşitli şekilde adlandırılır:

İyi bir kahve, acımsı (bitter), tatlı (sweet), zengin (rich), yumuşak (mellow), düzgün (smooth), kadifemsi (velvet), spicy (baharatlı) veya nötral olabilir.

Tercih edilmeyen tadlar ise düz (flat), vahşi (wild), otsu (grassy), çamurumsu (muddy), sert (harsh), ekşi (sour) veya Rio-Y tadlı olabilir. Bunlar kahvenin yanlış toplanması, saklanması, fırınlanması veya işlenmesi ile oluşur. Rio-Y bir istisnadır ve Türkiye’de tercih edilir.

Kahve Üretilen Ülkeler

En iyi kahve çekirdekleri Dünyayı çepeçevre kuşatan Yengeç ve Oğlak Dönenceleri’nin arasındaki tropik kuşakta yetişmektedir. Kahve ağaçlarının vatanı bu topraklardır. Kahve yetiştirilen üç ana bölge vardır. Her bir bölge iklimi, tabiatı ve toprak özellikleri ile farklılaşmakta ve ilgili bölgede yetiştirilen ve işlenen kahvenin tadında o bölgenin özellikleri ortaya çıkmaktadır.

Latin Amerika

Brezilya: Dünya kahve ihtiyacının üçte birini karşılayan Brezilya’da milyonlarca ağaçtan oluşan çok geniş plantasyonlar ülkenin orta ve güney tepelerini kaplar. Ticari kahve endüstrisi için büyük öneme sahip olan Brezilya; kahve üreten ülkeler arasında, 720 milyon kg ile en fazla kahve tüketen ülke olma özelliğini de taşır. Hatta kahvaltı için café da manhã (sabah kahvesi) kelimeleri kullanılır. Brezilya’da özellikle arabica, çok az miktarda da olsa robusta türü kahve üretilir ve genellikle ‘kuru-yöntem’le işlenir. Ülkenin bütün eyaletlerinde farklı çeşitlerde kahve üretilir. Ancak kahve uzmanları tarafından en çok beğenileni “Bourbon Santos”tur. Gurmelere göre Brezilya kahvesi genellikle yumuşak içimli, asiditesi fazla olmayan bir kahvedir.

Kolombiya: Dünya kahve ihtiyacının %12’sini karşılayan Kolombiya, zengin topraklarını bulunduğu bölgenin aktif volkanik yapısına borçludur. Orta Kolombiya kuzeyden güneye sıradağlar ile üç bölgeye (cordilleras) ayrılır. Orta ve doğu cordilleras en iyi kahveyi üretir. Orta cordilleras’ın başlıca kahveleri “Medellin”, “Armenia” ve “Manizales”tir. “Medellin”; ağır gövdesi, zengin tadı, rafine ve dengeli asiditesi ile en çok bilinenidir. “Manizales” ve “Armenia” genellikle gövde itibariyle daha ince olup, daha az asiditelidir. Doğu cordilleras’ın en ünlü iki kahvesi, “Bucaramanga” ve Kolombiya’nın başkentini çevreleyen bölgeden toplanan “Bogota”dır. Kolombiya’nın en rafine kahvelerinden biri olarak kabul edilen “Bogota”, “Medellin”den daha düşük asiditelidir. “Bucaramanga” ise; yumuşak içimli, rafine “Sumatra” kahvesi gibi ağır gövdeli, düşük asiditeli ve zengin lezzet yelpazesine sahip bir kahvedir.

Guatemala: Guatemala, dünyanın en iyi kahvelerinden birinin yetiştiği ülkedir. Başkent Guatemala yakınlarında bulunan ve 1773’teki büyük depremle yıkılan antik kent Guatemala Antigua, bu mükemmel kahveye adını vermiştir. Ancak, çok geniş alanlarda yapılan kahve üretiminde elde edilen lezzetler bölgeden bölgeye değişiklik gösterir. Genel lezzet profili; orta-tam gövdeli, çiçeksi, asiditeli, karmaşık dumansı ile baharatsı ve çikolatamsı lezzetler arasında mükemmel denge şeklinde tanımlanabilir.

Kosta-Rika: Kosta Rika, güzel kahve yetiştirmek için coğrafi açıdan en uygun koşullara sahip ülkelerden biridir. Özellikle başkent San Jose ve çevresindeki kırsal alanlardaki plantasyonlardan elde edilen hasatlarla, yıkanmış arabica türü kahve üretimi yapılır. En bilinen çeşitleri; “Tres Rios”, “Tarrazu”, “Dota”, “San Marcos”tur. Kosta Rika kahveleri; aromatik, yoğun ve güzel kokuları, yüksek asiditeleri ile kahve tutkunları için vazgeçilmez bir lezzete sahiptir.

Jamaika: Jamaika için çok önemli bir gelir kaynağı olan eşsiz lezzetteki “Blue Mountain” kahvesi, adanın doğusunda çok küçük bir alanda yetişir. Çok ünlü ve ender bulunan bu kahveyi, başka ülkeler de yetiştirmeye çalışıp aynı isimle pazarlamaya çalışsa da gerçek “Blue Mountain” kahvesi sadece Jamaika’da üretilir. Karayipler’de yetişen diğer bütün kahvelerden ayrılan çok özel bir lezzeti vardır. Gerek kalitesi gerekse sınırlı miktarda üretilmesi ve çok zor bulunması nedeniyle fiyatı oldukça yüksektir. Gerçek “Blue Mountain” kahvesi, diğer kahve türlerinin tersine çuvallarla değil ahşap varillerle sevk edilir. Baskın olmayan asiditesi, çok hafif fındıksı aroması, hafif tatlı ve yumuşak lezzetiyle dünyanın en ünlü, en pahalı ve en çok konuşulan kahvesidir.

Afrika ve Arap Yarımadası

Etiyopya – Habeşistan: Kahvenin doğum yeri olan Etiyopya, hem kalite hem de miktar açısından dünyanın en önemli kahve üreticilerinden biridir. Etiyopya kahvesi, çok güzel bir aromanın yanı sıra düşük kafein oranına sahiptir. En kaliteli kahvenin üretildiği bölgeler arasında “Sidamo”, “Kaffa”, “Harrar” ve “Wellega” yer alır. Etiyopya kahvelerinin lezzetleri için limonsu, hafif, şarapsı, çiçeksi terimleri kullanılır.

Kenya: Kenya’nın yüksek irtifada yetiştirilen yıkanmış arabica türü kahvesi, dünyanın en kaliteli kahvelerinden biridir. Aroma açısından fazla dalgalanma göstermez çünkü kahve üretimi Kenya’daki kahve birliği tarafından çok sıkı denetlenir. Özellikle de çuvallarının üzerinde “AA” harfleri bulunan kahve çekirdekleri üstün kaliteleri ile gurmelerin ve bazı özel üreticilerin aradığı bir çeşittir. Kenya kahveleri yüksek asiditeleri nedeniyle keskin, meyvemsi, bazen limonsu/turunçsu bir lezzete sahiptir.

Asya Pasifik

Hawai: Hawai’de 1818’den beri kahve yetiştirilmektedir. ABD’de üretilen tek kahveye de adını burada yetiştirilen Kona kahvesi verir. “Kona” kahvesi hakkında kahve gurmelerinin görüşleri farklılık gösterse de, genellikle Jamaika Blue Mountain kahvesiyle karşılaştırılır. Her iki kahve de yumuşak bir asiditeye, orta derecede gövdeye, iyi ve fındıksı bir aromaya sahiptir. Ayrıca bazı kahve uzmanları, “Kona” kahvesinde baharatsı ve tarçınsı bir lezzetin de bulunduğunu söylemektedir. Yetiştirme alanı çok kısıtlı olduğu için bu kahve de pahalıdır.

Sumatra –  Endonezya: Endonezya’da üretilen kahvenin hemen hemen tamamı başlıca üç adada yetiştirilir: Sumatra, Java ve Sulawesi. Sumatra, toplam üretimin %68’ini karşılar. Adada yetiştirilen arabica cinsi kahve, “Sumatran” ya da “Blue Sumatran” adıyla pazarlanır. Düşük asiditeli, zengin aromalı, “dünyanın en yoğun kahvesi” diye bilinen “Mandheling”; tatlı, baharatsı, egzotik ve bitkisel lezzete sahip “Gayo Mountain”; bazı kahve uzmanları tarafından dünyanın en iyi yıkanmamış arabica kahvesi olarak tanımlanan “Ankola” diğer türler arasındadır.

Java – Endonezya: Java adası, Endonezya’nın kahve üretiminin %12’sini karşılar. 19. yüzyılda, kahve ağaçlarındaki hemilelia vastatrix (yaprak pası) salgınından sadece yüksek irtifadaki Arabica’lar kurtulabilmiştir. “Old Java” adı verilen bu Arabica’lar; yumuşak içimli, yoğun, aromatik ve dumansı bir karakterdedir. Tahrip olan Arabica’ların yerine ise, o dönemde yenileri dikilerek yeniden üretime geçilmiştir. “Estate Java” olarak anılan yeni tür, eskisine göre daha fazla asiditeye, daha az gövdeye ve lezzete sahiptir.

Espresso

İnce çekilmiş kahvenin içinden kaynama noktasına yakın sıcaklıktaki su yüksek basınçla çok kısa bir süre geçirilerek, kahve çekirdeklerinin aromasının ve tadının suya geçmesi sağlanır. Suyun kahveden geçiş süresinin kısalığı nedeniyle de kahveye İtalyanca’da ‘ekspres’ anlamına gelen ‘espresso’ adı verilmiştir.

Her şeyden önce iyi bir espressonun en önemli kısmı üzerindeki köpüktür. Bu köpüğe İtalyanca’da crema (krema) adı verilir. Crema, kahvenin muhteşem aromalarının dışarıya sızmaması için bir conta görevi görür ve kahve bitene dek kaybolmaz.

Mükemmel bir espressonun köpüğü kalındır, kadifemsidir ve rengi açık-kahverengidir. Buna ‘kaplan derisi’ rengi adı verilir. Bunu elde etmek için ise basınçlı suyun çekilmiş kahvenin içinden sadece 30 saniye süreyle geçmesi gerekir. Bundan uzun süre akarsa renk koyulaşmaya ve lezzet bozulmaya başlar.

‘Mükemmel’ espresso için ikinci test köpüğün dayanıklılığıdır. Bunun için bir küçük kaşık şekeri kahvenize koyduğunuzda bu şekerin köpüğün üzerinde iki saniye batmadan durması gerekir.

Bir bardak iyi espresso için 50 tane kahve çekirdeği gerekmektedir. Bunların da mutlaka arabica cinsi çekirdekler olması gerekir. Bu 50 adet çekirdek kahve kavrulup öğütülünce 6.5 gram toz kahve elde edilir. Yani her espresso bardağında 6.5 gr. kahve kullanılması gerekir. Bu kahveden ise geçirilmesi gereken su miktarı üç çorba kaşığıdır. Daha fazla sıvı, çekirdeklerin içindeki odunsu tatların ve diğer nahoş lezzetlerin suya geçmesini ve kahvenin tadının bozulmasına neden olur.

Basınç kahvenin kalitesi için çok önemlidir. İdeal olan değer 10 atmosferdir. Öte yandan fincanın önceden ısıtılmış olması şarttır (o yüzden makine üzerinde tutulur), aksi halde azıcık koyulan kahve hemen soğur.

Espresso sürprizlerle dolu bir kahvedir. İçinde yaklaşık 1,200 çeşit doğal kimyasal bulunur ve bunların 700-800 tanesi aroma vericidir. Yani çekirdek içindeki tüm aromalar çıkartılabilir. Ayrıca su, 30 saniye geçtiğinden, çekirdekteki kafeinin ancak yarısı emilir.

espresso-tc3bcrevleri

Chocolate Syrup : Çikolata şurubu
Milk Foam : Sütün köpük kısmı
Steamed Milk : İçinden sıcak buhar geçirilmiş süt
Steamed Half-And-Half : İçinden sıcak buhar geçirilmiş az yağlı süt
Water : Su
Whipped Cream : Köpürtülmüş krema

Türk Kahvesi

Türk Kahvesi, Türkler tarafından keşfedilen kahve hazırlama ve pişirme metodunun adıdır. Özel bir tadı, köpüğü, kokusu, pişirilişi, ikramı… kısacası, kendine özgü bir kimliği ve geleneği vardır.

Önceleri Arap Yarımadası’nda kahve meyvesinin kaynatılması ile elde edilen içecek, bu yepyeni hazırlama ve pişirme metoduyla gerçek kahve lezzetine ve eşsiz aromasına kavuşmuştur. Kahve ile Türkler sayesinde tanışan Avrupa; uzun yıllar kahveyi, Türk kahvesi olarak bu yöntemle hazırlayıp tüketmiştir.

Brezilya ve Orta Amerika menşeili, arabica türü, yüksek kaliteli kahve çekirdeklerinden harmanlanan ve titizlikle kavrulan Türk Kahvesi, çok ince öğütülür. Bir cezve yardımıyla su ve isteğe göre şeker ilave edilerek pişirilir. Küçük fincanlarla servis yapılır. İçilmeden önce telvesinin dibe çökmesi için kısa bir süre beklenir.

Diğer metotlara nazaran, Türk metodunda kahvenin kaynatılması özellikle tercih edilen bir şeydir. Elde edilen kaynama, çok hafif bir kaynamadır ve çoğunlukla ciddi bir ısı artışından ziyade ısınan su ile çok ince öğütülmüş kahvenin etkileşimidir.

Kahve tutkunları; ufak yudumlar halinde içilen dumanı üstünde bir fincan Türk Kahvesini yoğun gövdesi, nefis lezzeti ve ağızdaki kalıcı aroması için tercih ederler.

Türkler için kahve içmek bambaşka bir keyiftir.

Beraberinde getirdiği dostluk, sevgi ve paylaşım için bir fincan kahveye büyük anlamlar yüklenir. “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” sözü bunu en iyi şekilde vurgular. Kahve içmek Türk halkı için o kadar büyük önem taşır ki, dilimizdeki “kahvaltı” kelimesi kahve-altı sözcüklerinin bir araya gelmesiyle ortaya çıkmıştır.

Kahve ikramı da dostlukların pekişmesinde önemli bir yer tutar. Ev sahibi misafirine verdiği değeri, hazırladığı ve özenle sunduğu kahvesi ile gösterir. Evlilik öncesi kız istenirken, gelin adayının damadın ailesine kahve yaparak ikram etmesi de âdettendir. Kahvenin kabulü ise ikramda bulunanı onurlandırır. Dilimize yerleşen “kahvesi içilir olmak” ve “bir kahveni içerim” deyişleri bunu ifade eder.

Bol köpüklü kahveler içildikten sonra sohbet daha da uzar ve sıra kahve falına gelir.

Türk Kahvesi;

  • Dünyanın en eski kahve pişirme yöntemidir.
  • Köpük, kahve ve telveden oluşur.
  • Yumuşak ve kadifemsi köpüğü sayesinde damakta en uzun süre tadını devam ettiren kahve türüdür.
  • Birkaç dakika şekli bozulmadan kalabilen bu leziz köpüğü sayesinde, uzun süre sıcak kalabilir.
  • İnce kenarlı fincanda sunulduğu için, diğer kahve türlerine göre daha yavaş soğur ve böylece daha uzun süren bir kahve keyfi sunar.
  • Yoğun şurupsu kıvamı ile ağızdaki lezzet tomurcuklarını aşırı uyararak hafızada yer eder.
  • Diğer kahve türlerine göre, daha kıvamlı, yumuşak ve aromatiktir.
  • Kendine özgü enfes kokusu ve özel köpüğü ile diğer kahvelerden kolaylıkla ayırt edilebilir.
  • Kahve tutkunları tarafından, kaynatılarak içilebilen tek kahve olarak kabul edilir.
  • Geleceği anlatmak için kullanılan tek kahve türüdür. Cafedomancy: Kahve telvesini kullanarak kehanette bulunmak.
  • Eşsizdir çünkü kahvesi fincanın içindedir ancak telve olarak dibe çöktüğünden filtre edilmesine ve süzülmesine gerek kalmaz.
  • Hazırlanırken şeker ilave edildiğinden diğer kahvelerde olduğu gibi sonradan tatlandırmaya gerek yoktur.
  • Sağlıklıdır çünkü fincanın dibinde biriken telvesi içilmez.
  • Sıklıkla içildiği halde, miktar olarak fazla olmadığından şişkinlik yapmaz.
  • Çok pratik ve ekonomiktir çünkü pişirirken tek ihtiyacınız bir cezve olacaktır.
  • Pişirilirken, şekeri tercihe göre ilave edildiğinden içime hazır halde sunulan tek kahve türüdür
  • Diğer kahve türlerine göre, bir içimde daha az kafein içerir.
Porsiyon Kafein
Türk Kahvesi 65 ml (bir fincan) 60 mg
Espresso Kahve 60 ml (bir fincan) 100 mg
Filtre Kahve 150 ml (bir fincan) 115-175 mg
Hazır Kahve 150 ml (bir fincan) 65-100 mg
Çay 150 ml (bir fincan) 70 mg
Kolalı İçecekler 330 ml (bir kutu) 45 mg
Çikolata 30 gr 10-25 mg

Hazırlanışı

Nefis bir Türk Kahvesi hazırlamak için sadece 2 dakika yeterlidir.

  • İçme suyunu fincanla ölçerek cezveye koyun (kalitede su etkendir).
  • Her fincan için iki çay kaşığı kahve (5 gr), iki çay kaşığı şeker ilave edin (ya da şeker arzuya göre).
  • Kısık ateşte kahve ve şekeri iyice karıştırın.
  • Bir süre sonra kabaran köpüğü fincanlara pay edin.
  • Kalan kahveyi bir taşım daha pişirin ve fincanlara boşaltın.
  • Türk Kahvesi sunulurken yanında su verilmesi âdettir. İçilen su ağzı kahve lezzetine hazırlar.

Kahve Falı

Aşk, başarı, para, kısmet: kahve telvesini okumak kahvenin tarihi kadar eski bir gelenektir. Türk Kahvesi ile doğan kahve falı, kahve keyfinin ve sohbetinin ayrılmaz bir parçasıdır.

17. yüzyılın sonlarında Türklerin Avrupa’ya armağan ettiği bu ritüel, öncelikle Paris’te ardından Avusturya, Macaristan ve Almanya’da da çok moda olmuştur.

Kahveler içildikten sonra kahve fincanı tabağın üstüne kapatılır. Falına bakılacak kişi “Neyse halim, çıksın falım” der. Fala bakan kişi, fincan soğuduktan sonra telvenin aldığı şekillere göre falı yorumlar. Bu genellikle falına bakılan kişiye güzel haberler vermek ve geleceğe umutla bakmasını sağlamak amacıyla yapılır.

Telvenin, kahve fincanı ve tabağının üzerinde bıraktığı şekillerin çeşitli anlamları vardır:

   Büyük hayallerin beklenmedik bir anda aniden gerçekleşeceğini işaret eder.
 Her söze inanmamak gerektiğini hatırlatır. Dikkatli olunuz, herkese inanırsanız sonunda pişman olabilirsiniz.
 Bir insanın kalbini kazanmak için gayret gösterilmesi gerektiğini hatırlatır. Fedakârlık göstermelisiniz.
 Parayı haber verir. Bugünlerde elinize para geçecek demektir.
 Mutlu bir olayı haber verir. Nişanlanmayı işaret edebilir. Düğün daveti olarak da kabul edilebilir.
 Beklenmedik bir anda bir arkadaşla karşılaşacağınızı işaret eder. Bu arkadaş size iyilik yapacaktır.
 Devlet veya mahkemedeki bir işinizin isteğinize göre sonuçlanacağını haber verir.
 Başarı işaretidir. Büyük bir gayretle çalışacağınızı ve sonuçta üstün bir başarıya ulaşacağınızı gösterir.
 Bu işaret size yük ve eşya geleceğini haber verir.
 Yakında elinize para geçeceğini gösterir. Yalnız tutumlu olmalısınız.
 Eski bir dosttan haber ya da yeni bir dost edineceğiniz anlamına gelir. Genellikle iyi bir konuşmayı işaret eder.
 Bir arkadaşınızın sizden yardım isteyeceğini gösterir. Bunu hiçbir zaman önemsiz saymamalı, ona el uzatmalısınız.
 Karayoluna çıkacağınızı ve dönüşünüzün çok şanslı olacağını haber verir.
 Özellikle uzun veya kısa bir yolculuk habercisidir. Aynı zamanda bir yatırım anlamına da gelebilir.
 Bir hediye gönderileceğine işarettir. Elinize kolayca geçecek parayı da haber verebilir.
 Sürekli bir tatil geçireceğinizi gösterir. Yeni insanlar, yeni yerler göreceksiniz
 İki anlama gelir: Birincisi sizi kıskanan bir insanın varlığını işaret eder. İkincisi de, sizi ilgiyle izleyen, takip eden birinin varlığını gösterir.
 Deniz yolu işaretidir. Yakında deniz yoluyla bir seyahate çıkacağınızı veya iş için deniz yolu olan bir yere gideceğinizi bildirir.
 Şansınızın açılacağını işaret eder. Evlenme işlerinizin yoluna gireceğini, seviyenizin yükseleceğini de haber verir.
 Yeni bir maceranın veya arkadaşlığın başlayacağını gösterir. Noktalar birbirine çok yakın ise sabır gerekli demektir.
 Mutlu bir evliliği veya aile topluluğu içinde mutlu günlerin başlangıcını işaret eder.
 Taşınacağınızı hatırlatabilir. Bir insanın kalbini kazanmak anlamına da gelir. Yanında yaprak şekli varsa, ağzınızı sıkı tutun.
 Kararsız bir arkadaşlığı işaret eder. Azimli ve kararlı hareket etmeniz gerektiğini gösterir. Dikkat etmelisiniz.
 Çok para harcayacağınızı işaret eder. Dikkatli ve hesaplı olunuz.

Instant Kahve (Granül Kahve)

Instant kahve 1906 yılında Guatemala’da yaşıyan İngiliz kimyacı George Constant Washington tarafından bulunmuştur. Kahve meraklısı olan Washington, kahve pişirdiği kabın etrafında toz şeklinde kahve artıklarını görünce bunları incelemiş ve aslında bunların suyunu kaybetmiş kahve olduğunu görmüştür. Deneyler sonucu “Red E Coffee”yi yapmış ve pazarlamaya başlamıştır. 1938 yılında ise Nescafe ya da dondurarak kurutma tekniği ile yapılan instant kahve piyasaya çıkmıştır.

Instant kahve, suyunu kaybetmiş kahvedir ve yapımı sırasında kimyasal işlemlere uğramaz. Su kaybettirmek için 2 yöntem vardır: dondurarak kurutmak ve spreyleme ile kurutmak. Dondurma yönteminde önce kahve bekletilip, doğal olarak suyunu kaybetmesi sağlanır. Daha sonra bu kahve -40 dereceye dondurulur. Kahvenin içinde kalan su bu ısıda kristalleşir ve daha sonra sublimasyon ya da bir çeşit buharlaşma işlemi ile buharlaşan bu su ortamdan uzaklaştırılır. Geriye granül kahve kalır. Spreyleme yolu ile kurutmada, kahvedeki su yine buharlaştırılır ve kuruyan konsantre kahve ise yüksek bir yerden aşağı doğru spreylenir. Tabana değen kahvedeki kalan su yüksek ısı altında buharlaşır.  Bu iki yöntemin farkı, spreylemede kullanılan yüksek ısı kahvenin yağlarını etkileyip, aromasını bozabilmektedir.

Instant kahvenin bu kadar hızlı yayılmasının sebebi, yapılmasının kolay olması, genellikle toz ya da granül halinde satılmakta olmasıdır. Ancak önemli dezavantajları bulunmaktadır. İyi korunmazsa hızla bozulur, ayrıca gerçek kahve sevenler için lezzeti tatmin edici değildir.