Singapur – Malezya – Tayland Gezisi

Uzun bir süresir gitme planı yaptığımız Singapur-Malezya-Tayland gezisini nihayet gerçekleştirme fırsatı bulduk. 2 hafta boyunca toplam 3 ülkede 6 şehir gezdik. Kimisinde kültür turizmi yaparken kimisinde tatil turizmi yaptık ve ziyaret ettiğimiz her yerden büyük bir memnuniyetle ayrıldık. Aşağıda ülke olarak 3 parça halinde gezi detaylarına ulaşabilirsiniz.

Singapur Malezya Tayland
Bayrak      
Yönetim Şekli Cumhuriyet Federal Parlementer Monarşi Parlementer Monarşi
Resmi Dil İngilizce, Malayca, Çince, Tamilce Malayca Tayca
Yüzölçüm 710 km2 329,847 km2 513,120 km2
Nüfus (2014) 4.987.600 29.784.600 67.367.962
Kişi Başına Gelir $ 56.226 $ 16.942 $ 8.239
Para Birimi Singapur Doları (SGD) Malezya Ringiti (MRY) Tayland Bahtı (TBH)
Zaman Dilimi UTC+8 UTC+8 UTC+7
Trafik Akışı Sol Sol Sol
Telefon Kodu +65 +60 +66
Internet .sg .my .th
Reklamlar

Tayland

Phuket Adası

Phuket Adası, Tayland’ın dünyaca ünlü turizm adası olup muhteşem denize ve harika plajlara sahiptir. Deniz suyu o kadar temiz ki su altı görüşü çok uzun olup dünyada ki en iyi 10 dalma mekanlarından birisi olarak kabul ediliyor. Ada yüzölçümü olarak oldukça büyük olup pek çok noktasında yerleşim bulunuyor. Merkezi adanın güney doğusunda kalsa da en popüler yeri bizim de konaklamak için tercih ettiğimiz batı kıyısındaki Patong sahil bölgesidir. Ada köprü ile anakaraya bağlı olmakla birlikte adanın kuzeyinde bulunan uluslararası havaalanı ile pek çok noktadan erişim sağlanabiliyor. Yakın zamanda THY’nin de Türkiye’den direkt uçuşları başlayacakmış.

Kuala Lumpur’dan akşam 19:00’da kalkan uçağımız saat 20:00’de Phuket Havaalanı’na iniş yaptı. Penang Havaalanı’nda karşılaştığımız sürprizin benzerine burada da karşılaştık. Tüm turistler hızla pasaport kontrolünden geçerken sıra bize geldiğinde görevli bizim Türk pasaportunu görünce yetkili başka bir çalışanı çağırdı. Yetkili çalışan pasaportlarımızı alıp bizi 15-20 dk beklettikten sonra ülkeden çıkış için uçuş bilgilerimizi aldı ve onay işlemlerimizi tamamladı. Hem Malezya’da hem Tayland’da karşılaştığımız bu muameleye anlam veremedik.

Havaalanından adanın pek çok noktasına taksi ve dolmuş servisi bulunuyor. Zaten başka alternatif de yok. Hem taksi hem dolmuş için merkezi bir noktadan ödeme yapıp fiş alıyorsunuz. Yani fiyatlar sabit. Taksi kullanmak isterseniz doğal olarak daha fazla ücret ödeyip beklemeden hareket ediyorsunuz. Ancak daha hesaplı olan dolmuşta ise yeterli sayıya ulaşılması için beklemek gerekiyor. Biz 100 baht karşılığı dolmuş bileti aldık ancak sonrasında çok uzun süre beklediğimiz için keşke taksi kullansaydık dedik. Sayı tamamlanıp dolmuş kalkınca bir an önce otelimize gitme hayali kurarken dolmuş yol üstünde bir yerde durdu. Burada bizden kalacağımız otel isimleri alındı (dolmuş otele kadar bırakıyor) ve çeşitli turların reklamı yapılıp satın almak isteyip istemediğimiz soruldu. Biz tur işini sonrasına bırakıp diğer yolcuları bekledikten sonra nihayet tekrar yola koyulduk. Otelimize vardığımızda saat 24:00 olmuştu.

Booking.com üzerinden bulduğumuz Oscar Boutique Otel, Patong sahilinden biraz içeride güney kesimde yer alıyor. Yürüyerek sahile 10 dk mesafede olan bu otele 3 gece için 1620 baht ödedik ve genel olarak memnun kaldık. Saat geç olduğu için gezme işini yarına bırakarak uykuya daldık.

Sabah kahvaltı sonrası doğruca Patong sahilinine gittik. Biraz güneşlenip denize girdikten sonra öğleye doğru fil safarisine katılmak için sahil boyu sıralanan tur acentalarından fiyat öğrendik. Tüm acentalarda aşağı yukarı benzer fiyatlar verilmekle birlikte yapacağınız pazarlığa göre fiyatı aşağı çekmeniz muhtemel. Biz yarım saatine 1500 baht ile anlaştığımız fil safarisi için bize verilen saate kadar vakit geçirmek üzere tekrar sahilde döndük. Zamanı geldiğinde acenta önünden bindiğimiz komyonet tarzı araçla kuzeye doğru şehrin dışına hareket ettik ve biraz içeride ormanlık alanda bulunan çiftliğe geldik. Filin üzerine orman içine doğru gezinti şeklinde geçirdiğimiz 30 dk oldukça keyifliydi. Sonrasında çiftlikte bulunan evcil maymunla fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmeden aynı kamyonetle sahile döndük ve akşama kadar kalan zamanımızı da yine güneşlenip denize girerek geçirdik.

Akşam oldukça hareketli olan sokaklarda yoğunluk Bangla Road sokağında adeta tavan yapıyordu. Trafiğe kapalı sokakta barlardan taşan müzik, çılgınlar gibi içip dans eden insanlar, her köşe başında yapılan gösteriler hiçbir yerde göremeyeceğiniz bir eğlencenin parçalarıydı. Her adımda özellikle de cinsel içerikli şovlara sizi içeri davet eden insanlar bir noktan sonra can sıksa da ortamda bulunmak inanılmaz bir deneyimdi. Epey bir gezintiden sonra Tayland’ın ünlü masajı ile rahatlamak için masaj salonu aramaya başladık. Bu konuda alternatif çok zira her adım başı bir masaj salonu ile karşılaşıyorsunuz. Tek dikkat edilmesi gereken konu bazı salonların cinsel içerikli olması ki çalışanların giyim kuşamından bunu da rahatlıkla anlıyorsunuz. Ürün çeşidi de inanılmaz fazla. Biz sahil yolunda gözümüze kestirdiğimiz Lily Massage adlı masaj solonuna girerek 250 baht karşılığı 1 saatlik sırt ve boyun masajı yaptırdık. Masaj Ardından bir süre daha gezip ertesi gün için planladığımız ünlü Phi Phi ada turu için uygun fiyatlı bir acenta aradık ve bir acenta ile kişi başı 1300 baht üzerinden anlaşarak otelimize döndük.

Ertesi sabah erkenden kalkıp Phi Phi ada turu için servisin bizi otelimizden almasını bekledik. Gelen minibüse binerek diğer otellerden de başka katılımcıları alarak adının güney doğusundaki merkeze hareket ettik. Merkezde geldiğimiz limanda bizim gibi pek çok noktadan gelen diğer katılımcılarla birleşerek gezimiz hakkında yapılan bilgilendirmeleri dinledik. Bu esnada çay ve kahve servisi yapıldı. Ardından sürat teknelerine geçerek yaklaşık 1 saatlik deniz yolculuğuna çıktık. Tatilimiz öncesinde yaptığımız araştırmalarda sürat teknelerinin dalgalarda çok sallandığı ve bu nedenle mide bulantısı için mutlaka bulantı hapı alınması tavsiye ediliyordu. Biz de yola çıkmadan önce bu tavsiyeye uyduk. Yoculuk esnasında ayakkabı ve terlik kullanılmasına izin verilmedi. Ancak gezi bitip limana döndüğümüz zaman ayağımza terliklerimizi giyebildik. Bununla birlikte teknede olduğumuz süre boyunca can yeleklerimiz hep takılı oldu.

İlk durağımız başrolünde Leonarda DiCaprio’nun oynadığı 2000 yapımı The Beach filmi ile ünlenen Phi Phi Leh adasındaki Maya Bay koyu oldu. Bu kadar popüler bir yer olunca burayı ziyaret eden turist sayısı da çok fazla oluyor. Bu nedenle plaj her zaman çok kalabalık. Yaklaşık yarım saat geçirdiğimiz bu harika koydan ayrıldıktan sonra adanın etrafını dolaşarak sırasıyla adadaki Loh Samah Bay,  Pileh Logoon ve Viking Cave noktalarına uğradık. Bu noktalardan Viking Cave bir mağara olup içerisindeki eski zamanlardan kalan duvar resimleri Viking gemilerini andırdığından bu adı almış. Mağaranın asıl özelliği ise içinde yenilebilir en pahalı ve nadir ürünlerden biri olan “bird nest” yani kuş yuvalarını barındırması. Toplanan bu yuvalardan çin mutfağı ürünü olan bir çeşit çorba hazırlanıyormuş.

Phi Phi Leh adasından sonra hemen yanında bulunan Phi Phi Don adasına ilerledik. Adaya çıkmadan önce biraz açıkta tekneden ücretsiz dağıtılan şnorkel ve gözlüklerimizi alarak denize girdik. Bu noktada rengarenk balıkların arasında yüzüp onları beslemek inanılmaz keyifliydi. Ardından karaya çıkıp sahil kenarındaki restoranda bizim için hazırlanan ücretsiz açık büfe yemeğimizi yedik. Yemeğini yiyenlerden isteyenler adayı keşfe çıktı isteyenler ise sahilde denizin tadını çıkardı. Birkaç saat kaldığımız adadan ayrıldıktan sonra yakın mesafede adanın bir parçası olan Monkey Beach’e uğradık. Burası çok sayıda maymuna ev sahipliği yapan bir yer. Normal zamanda sahilde maymunları besleme şansı olsa da biz gittiğimizde su seviyesi yüksek olduğundan ortada sahil yoktu ve maymunlar ağaçlarda ve kayalıklarda bulunuyordu. Tekneden maymunları izleyip sonraki durağımız olan Khai Nok Adası’na hareket ettik.

Khai Nok Adası, Phuket ile Phi Phi Adaları arasında bir yerde adeta cennetten bir köşe olarak karşımıza çıktı. Turkuaz deniz suyu, bembeyaz kumsalı ile oldukça etkileyici olan adada birkaç saat vakit geçirdik. Burada da şnorkel ve deniz gözlüğü ile balıkları besleyip aralarında yüzme imkanımız oldu. Tekne çalışanları da bu arada bizlere karpuz ve ananas servisi yaptı. Adadan ayrıldığımızda artık akşam olmuş ve Phuket’e dönme vaktimiz gelmişti. Günün yorgunluğu ile herkes dönüş yolunda uyudu. Önce limana ardından yine minibüslerle otellerimize kadar götürüldük.

Otelde temizlenip bir süre dinlendikten sonra kendimizi dışarı attık.  Öncelikle otele yakın bir akşam pazarında karnımızı doyurduk. Eşim burada 100 baht karşılığı içinde balıkların olduğu bir akvaryuma ayaklarınızı sokarak yapılan balık masajını denedi. Sonrasında kendimizi bir önceki gün olduğu gibi yine hareketli Phuket sokaklarına bıraktık ve geç saatlere kadar gezip eğlendik. Ertesi sabah erken kalkıp başkent Bangkok’a gitmek üzere hazırlandık. Otel sorumlusu bize taksi ayrlayacağını söylese de taksinin gelmesi epey gecikince tedirgin olduk. Tam ne yapacağımızı düşünürken taksi nihayet geldi ve bizi havaalanına uçağımıza yetiştirdi. Havaalanına dönüş için 200 baht ödedik. Sabah 08:30’da kalkan uçakla Phuket’ten ayrılırken buraya neden daha fazla zaman ayırmadığımıza hayıflanıp bu tatil cennetine ileride tekrar geleceğimize söz verdik.

Bangkok

Phuket’den kalkan uçağımız saat 10:00’da Suvarnabhumi Havaalanı’na iniş yaptı. Havaalanından şehir merkezine ulaşım için en ideal yol raylı bağlantı kullanmak. Raylı bağlantı kullanmak için öncesinde gideceğiniz durağı seçip jeton alıyorsunuz ve fiyat da daha uzak mesafe daha pahalı mantığına göre gideceğiniz durak baz alınarak hesaplanıyor. Girişte jetonu okutup, çıkışta turnikedeki delikten içeri atıyorsunuz. Havaalanında raylı bağlantı Şehir Hattı (City Line) ve Ekspres Hat (Express Line) olmak üzere 2 hattan oluşuyor.  Şehir hattı tüm istasyonlarda duruyor ve en son istasyon olan Phaya Thai’ye ulaşmak yaklaşık 30 dakika sürüyor. Ekspres hat ise Makkasan veya Phaya Thai istasyonlarına hiç durmadan yaklaşık 15-18 dakikada gidiyor. Biz Ekspres Hat’a binip Makkasan istasyonunda inerek metroya aktarma yaptık ve metro ile de Hua Lamphong durağında indik. Bu noktadan 1,5 km kadar yolu yürüyerek otelimiz Royal Orchid Sheraton’a ulaştık. Phraya nehri kıyısında bulunan otele 2 gece için 2800 baht ödedik.

Otele yerleştikten sonra kendimizi dışarı atarak otelin yanında bulunan iskeleden 2 baht ödeyerek tekneye binip Phraya nehrinde kuzey yönüne doğru ilerledik ve nehrin karşı kıyısında Wat Arun Tapınağı önünde indik. Wat Arun Tapınağı ya da Şafak Tapınağı Bangkok’un en önemli yapıların biri. Tapınak köşe ve merkezdeki toplam 5 kulesi ile birlikte tamamen porselenlen yapılmış. Şekil itibariye Eifel Kulesi’ne benzeyen merkezdeki Stupa adlı kulenin yüksekliği 82 metre. 50 baht karşılığı gezilebilen tapınak kompleksi özellikle akşamları ışıklandırması ile de ayrı bir güzel gözüküyor.

Wat Arun Tapınağı’nı gezdikten sonra tekneyle karşıya geçerek bu kez şehrin bir diğer önemli tapınağı olan Wat Pho yani Yatan Buda Tapınağı’na geldik. Önemli bir meditasyon ve geleneksel masaj eğitim merkezi olan Wat Pho, bazı kaynaklarda Tayland’ın ilk üniversitesi olarak geçiyor. Tapınakta en dikkat çeken kısım ise altın varak kaplı 46 metre uzunluğunda 15 metre yüksekliğindeki dev Budha heykeli. Heykelin hemen arkasında duvar dibinde sıralanmış 108 bronz kaseye insanlar para atarak şans dileğinde bulunuyor. Tapınağa giriş ücreti 100 baht olup fiyata bir şişe su dahil etmişler. İçeride fişinizi verip suyunuzu alabiliyorsunuz.

Wat Pho Tapınağı’ndan sonra hemen yakında bulunan Grand Palace gezmeği düşünüyorduk ancak üzelerek sarayın kapalı olduğunu öğrendik. Kraliyet ailesine ev sahipliği yapan saray yakın zamanda ölen ve şehrin her yerinde afişlerini gördüğümüz eski kral için yapılacak anma törenlerine hazırlanmak üzere ziyaretçilere kapatılmış. Görevli çalışan sarayı gezemesek de sarayın bir parçası olan Wat Phra Kaew yani Zümrüt Budha Tapınağı’nı gezebileceğimizi söyledi. Tapınağın en önemli özelliği tek parça yeşil zümrüt blok üzerinde oyulmuş 66 cm yüksekliğindeki Buddha heykeline ev sahipliği yapması. Diğerlerinin aksine ücretsiz gezdiğimiz tapınak içinde ise fotoğraf çekilmesine izin verilmiyor.

Wat Phra Kaew Tapınağı’ndan çıktıktan sonra gezginlerin uğrak noktası olan şehrin en popüler ve aynı zamanda en uygun fiyatlı caddesi olan Khao San Road’a doğru haraketlendik. Bu esnada Grand Palace yolu üzerinde çok sayıda polis olduğunu gördük. Birden fazla kontrol noktasında x-ray cihazından geçerek çanta kontrolü yapıldı. Bunca güvenliğin nedenini anlamaya çalışırken birden ortalık hareketlendi ve bizlerden yere eğilerek başımızı öne eğmemiz istendi. Nedeni ise yeni kralın konvoyunun saraya gitmek üzere yoldan geçiyor olmasıydı. Kral konvoyu geçtikten sonra tekrar ayağa kalkarak yolumuza devam ettik. Khao San Road çevresinde oteller, bar ve restoranlar, hediyelik eşya satan dükkânlar, sanat galerileri, dövme ve masaj salonları bulunuyor. Biz de bir cafede mola verip hindistan cevizi suyu içerek dinlendik, hediyelik eşya satın alarak otelimize geri döndük.

Bangkok’a bir gece ayırdığımız için sabah kahvaltının ardından eşyalarımızı toparlayarak otelden çıkışımızı yaptık ancak akşama kadar olan vaktimizi değerlendirmek için bavullarımızı otelin emanetine bırakarak dışarı çıktık. İlk işimiz otele yakın bir konumda bulunan Wat Traimit yani Altın Buda Tapınağı’nı ziyaret etmek oldu. Tapınakta bulunan 5 ton saf altından yapılmış olan heykel, dünyanın en büyük altın Budha heykeli olarak insanın gözlerini kamaştırıyor. Bu heykelin ilginç bir hikayesi var. Heykelin altından yapılmış olduğu, 1955 yılından bir yer değiştirme sırasında kazayla düşürülmesi sonucu üzerindeki sıvanın kırılması ile anlaşılıyor. Tarihçiler, komşu ülke Burma saldırıları ile ülke yönetiminin zayıfladığı dönemde, heykelin yağmalanması ihtimaline karşı bunu gizlemek için sıva ile kapladıklarını düşünüyor. Altın Budha Heykeli, tapınağın 4. Katında yer alıyor. İkinci kat ise Tayland ve Çin tarihi ile ilgili bilgilerin aktarıldığı müze olarak hizmet veriyor. 40 baht karşılığı gezdiğimiz tapınaktan sonra çin mahallesine yöneldik.

Wat Traimit Tapınağı yanında bulunan 1999 yılında kralının 72. doğumgünü şerefine inşa edilen dev geçit çin mahellesinin başlangıcı kabul ediliyor. Buradan başlayıp mahelle boyunca kıvrılıp bükülerek ilerlemesinden dolayı “Ejderhalar Yolu” olarak adlandırılan cadde boyunca rengarenk dükkanlar, tabelalar, kokular ve seslerle karşılaşıyorsunuz. Daracık sokaklardan oluşan pazarları, özellikle de orijinal caddesi olan daracık Sampaeng Geçidi görülmeye değer. Bir uçtan bir uca yavaş yavaş gezdiğimiz mahelleden hızlı adımlarla önceki gün de gittiğimiz Khao San Road bölgesine geldik. Bölgede bir süre vakit geçirip Pairin Spa adlı masaj salonunda 300 bahta son kez sırt masajı yaptırdık ve artık otele dönmek üzere en kestirme yolun Phraya Nehri’nden tekneye binmek olduğunu düşünerek yakınlardaki iskeleye haraket ettik. Otele vardıktan sonra emanete bıraktığımız eşyalarımızı alarak önceki gün geldiğimiz yolun tersini kullanarak önce metro ardından raylı bağlantı ile havaalanına gittik.

Bangkok sonrası artık ülkeye dönüş için uçağımızın kalkmasını beklemeye koyulduk. Uçağımız gece 23:30’da hareket etti. Türkiye’ye ise sabah 06:30’da vardık. Böylece iki haftalık Güneydoğu Asya gezimizi tamamlamış olduk. Son derece keyif aldığımız bu geziden pek çok anı biriktirme şansı bulduk.

Malezya

Singapur-Malezya-Tayland gezimizde Singapur’dan sonraki durağımız Malezya oldu. Malezya’da sırasıyla Penang Adası, Langkawi Adası ve başkent Kuala Lumpur’u gezdik.

Penang Adası

Penang Adası, anakaradaki yerleşim ile birlikte Malezya’nın başkent Kuala Lumpur’dan sonra en büyük ikinci yerleşim bölgesidir. Ada, anakaraya 13 km’lik iki köprü ile bağlıdır. Adayı ziyaret edilesi bir yer haline getiren şey kuzey doğusunda yer alan ve adını Britanya Kralı III. George’tan alan Georgetown kasabasıdır. Bu kasaba kozmopolit bir şehir olarak uzun geçmişi nedeniyle Malezya’nın bir diğer şehri Malakka ile birlikte UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edilmiştir. Adaya gitmek üzere Singapur Changi Havaalanı’ndan 19:45’de kalkan JetStar Havayolları’na ait uçağımız yerel saat ile 21:15’de Penang Havaalanı’na indi. Bir an önce giriş işlemlerini yapıp kalacağımız hotele doğru yola koyulmak isterken bir süprizle karşılaştık. Pasaport kontrolü yapan görevli kadın Türk pasaportunu görünce beklememizi söyledi ve yanındaki kitabı karıştırarak birşeyler aramaya başladı. Aradığını bulamamış olacak ki bu kez sanırım daha yetkili birilerini telefonla arayarak konuşmaya başladı. Bu arada bizim dışımızda yolcu kalmamış, diğer görevli memurlar da işlemimizi yapan memurun yanına gelerek olaya dahil olmuşlardı. Biz endişe içerisinde neler oluyor anlamaya çalışırken yaklaşık 10 dk sonra görevli kadın ülkeden çıkış yapacağımız uçuş bilgileri istedi. Biletlerimizi gösterdik, birtakım notlar aldıktan sonra pasaportlarımıza mühür vurarak işlemlerin tamamlandığını bildirdi. Biz derin bir nefes alarak bagaj bölümünde, başında polislerin beklediği bavulumuzu alıp, bir miktar döviz bozdurarak havaalanından ayrıldık.

Penang Havaalanı, Georgetown kasabasından epey uzakta adanın aşağısında kalıyor. Kasaba merkezine gitmek için taksi dışında tek alternatif belediye otobüsünü kullanmak. Bunun için havaalanı çıkışında bulunan otobüs durağından 101 nolu hatta binmek gerekiyor. Şansımıza bu kez fazla beklemeden gelen otobüse şöförden 2 ringit ücret karşılığı aldığımız biletler ile binerek yaklaşık 1 saatlik yolculuk sonrası Georgetown şehir merkezine yakın bir noktada bulunan KOMTAR adlı yere geldik. KOMTAR (Tun Abdul Razak Complex), 65 katlı yönetim, alışveriş ve eğlence merkezi olup aynı zamanda otobüslerin merkezi kalkış noktasıdır. Buradan yürüyerek yakın mesafedeki Booking.com üzerinden bulduğumuz Wassup Youth Hostel‘e vardığımızda saat 22:30 olmuştu. Hostel, ödediğimiz 2 gecelik 190 ringit ücretine göre iyi bir konaklama tercihi olsa da bizi çok fazla tatmin etmedi. Aldığı puanı haketmediğini düşünüyoruz. Hostele yerleştikten sonra kısa bir tur atıp ertesi gün için dinlenmek üzere geri döndük. İlk izlenim olarak Singapur gibi son derece modern bir yerden böylesine salaş bir yere geliyor olmak bizde adeta kültür şoku yaşattı diyebiliriz. Ne var ki Singapur’da nefes almayı dahi zorlaştıran nemli sıcak hava burada bir nebze olsun daha az etkiliydi.

Sabah ilk işimiz Güneydoğu Asya’daki en büyük Budist tapınağı olan Kek Lok Si tapınağını görmek oldu. Bunun için dün havaalanından gelişte indiğimiz durağa giderek buradan 201 nolu otobüse bindik ve Jalan Pasar adlı noktada indik. Bu noktadan sonra yokuş yukarı tabelaları takip edip bir müddet çıkarak tapınağa ulaştık. Tapınak tepe üzerine kurulu olup harika bir manzara sunuyor ve çok geniş bir alana yayıldığı için her yerini gezmesi epey zaman alıyor. Genel olarak tapınak 3 bölüme ayrılabilir: Satış alanları ile yemek bölümleri ve göletin bulunduğu giriş alanı, tapınaklar, bahçeler ve pagodanın bulunduğu orta bölüm ve teleferik ile çıkılan Kuan Yin heykeli ile bahçe ve diğer tapınakların olduğu tepe bölüm. 2 ringit ücret karşılığı gezilebilen Pagoda 8 köşeli taban üzerine kurulu çok katlı bir kule olarak düşünülebilir. Taban bölümü Çin tarzı, orta bölümü Thai tarzı ve en üst bölümü de Birman tarzı dizayn edilmiş bu güzel kulenin tepesine ulaştığınızda ise harika bir manzara sizleri bekliyor. 2 ringit ücret ile teleferik kullanılarak çıkılan tepe bölümünde ise 30.2 metre yüksekliğindeki devasa Avalokiteshvara bronz heykeli (Kuan Yin-Merhamet Tanrıçası) bulunuyor ve tabi yanında yine enfes bir manzara var. Biz 3 saate yakın vakit harcadığımız bu güzel tapınaktan aynı yolla geri dönerek şehir merkezine geldiğimizde saat 14:00’ü geçiyordu.

Şehir merkezini gezmeye başladığımızda Georgetown’nın neden UNESCO Dünya Miras Listesi’ne dahil edildiğini daha iyi anladık. 1786 yılında İngiliz sömürgesi altında Kaptan Francis Light tarafından kurulan şehrin sokakları özenle muhafaza edilmiş 2 katlı otantik evlerle dolu. Bu hali ile şehir tam bir açık hava müzesine dönmüş durumda. Şehri turistik yapan en önemli unsurlardan biri de Litvanyalı sanatçı Ernest Zacharevic`e ait sokak sanatı çalışmaları. Neredeyse her sokakta karşılaşabileceğiniz bu çalışmalar büyük ilgi görüyor ve turistler ellerinde harita bunları çekmek icin şehri karış karış dolaşıyor. Sokak resimlerinin hepsini görmek için kaldığınız otelden ya da turist info’dan ücretsiz sokak sanatı haritası alabilirsiniz. Pek çoğu şehri dolaşırken aniden karşınıza çıksa da bazılarını bulmak için biraz çaba sarf etmek gerekiyor. Şu siteye göz atabilirsiniz. Biz de otelden aldığımız haritayı takip ederek şehri sokak sokak gezip bol bol fotoğraf çektirdik ve oldukça eğlendik. En fazla hoşumuza giden çalışmalar ve bulundukları yerleri şöyle sıralayabiliriz:

  • Ah Quee Sokağı’ndaki motosikletli çocuk
  • Armenian Sokağı’ndaki bisikletli çocuklar
  • Chulia Sokağı’ndaki salıncaklı çocuklar

Bölgede her sokakta karşınıza farklı bir süpriz çıkması çok olası. Zira şehirde çok sayıda tarihi yapı bulunuyor. Bunlardan ilgi çekenleri aşağıda sıraladım:

  • Fort Cornwallis : 1700’lerin sonunda Vali-General olan Charles Cornwallis’in adını alan, İngiliz kaptan Francis Light’ın 1768 yılında karaya ayak bastığı yerdeki kale Penang şehrinin ilk yapılarından biridir. 3 metre yüksekliğindeki duvarla çevrili yıldız şeklindeki kalenin içinde kilise, hapishane hücreleri, cephane deposu, gelen gemilere işaret vermek için kullanılmış bir fener, orijinal bayrak direği ve pek çok top bulunmaktadır. İçine girmediğimiz ama çevresini dolaştığımız yapı günümüzde özel işletme altında bulunuyor.

  • Kraliçe Victoria Saat Kulesi: Kraliçe Victoria’ nın tahta çıkmasının 60. yılı anısına 1897 yılında Penang’ın misyonerlerinden olan Cheah Chen Eok tarafından yapımına başlanan kule 1902 yılında tamamlanmış. Ne var ki kraliçe kulenin bitimini göremeden 1 yıl önce ölmüştür.
  • Cheaong Fatt Tze Malikanesi : 1880’lerde inşa edilmiş olan bu ünlü çivit mavisi Çin Evi bölge sakinlerinden biri olan Cheong Fatt Tze’nin konutu olarak kullanılmıştır. Çin’den özel olarak getirtilen zanaatkarların ustalığıyla yapılmış ve pek çok detay barındıran yapı 1995 yılında doğal mimari yapı ödülüne layık görülmüş, 2000 yılında ise Unesco tarafından koruma altına alınmıştır. Kapalı olduğu için gezemediğimiz yapıyı dışarıdan izlemekle yetindik.

  • Leong San Tong Khoo Kongsi Tapınağı: Penang’da bulunan pek çok tapınak içinde süslü girişi ile en fazla dikkati çeken tapınaktır. Terasındaki dragon heykelleri, duvarlarındaki fenerler, çiniler ve taş oymaları görülmeye değerdir. Giriş ücreti ise 10 ringit. Bunun dışında yine şehir merkezinde bulunan Yap Kongsi Tapınağı ile Kuan Im Teng Tapınağı ve Little India bölgesinde bulunan Sri Mahamariamman Tapınağı gezilebilecek yerler arasındadır.

Şehrin merkezinde bulunan Little India mahallesi, Hindistan’a gitmeden Hindistan deneyimi yaşanacak bir yer. Müzik dükkanlarından taşan Hint şarkıları, değişik Hint yemekleri, rengarenk giysi dükkanları ile şehre ayrı bir hava katıyor. Şehirde pek çok inanışı bir arada görmek mümkün. Hakın çoğunluğu Malay, Çinli ve Hintli’lerden oluşuyor. Camiler, kiliseler, Budist ve Hindu tapınakları çok yakın mesafede bir arada bulunuyor. Hint tapınağını gezerken hemen yakındaki camiden gelen ezan sesini duymak oldukça şaşırtıcı oldu.

Penang’daki son yarım günümüzü sahil kesiminde bulunan Chew Jetty bölgesini gezmeye ayırdık. Burası sular üzerine kurulu evler ve aralarındaki tahta iskelelerden oluşan farklı bir yaşam alanı. İnsanlar bir göz odada sefalet içinde yaşıyor olsalar da hallerinden gayet mutlu görünüyorlar. Edindiğimiz bilgiye göre yedi farklı Çin klanı buralarda yaşıyor. Önceleri işgalci konumunda olduklarından uzun süre boyunca su ve elektrik verilmemiş ancak 1957 yılındaki belediye seçiminden sonra ihtiyaçlar sağlanmış ve turizmin de etkisiyle daha modern bir görünüm kazanmaya başlamış. En ilginç bilgi ise burada yaşayan insanlar pratikte karada yaşamadıkları için vergi ödemiyorlarmış.

Sehirdeki son turlarımızı da atarak bir sonraki durağımız olan Malezya’nın tatil turizmi adası Langkawi’ye gitmek üzere hostelden bavullarımızı alarak iskeleye vardık. KOMTAR’dan kalkan ve şehir merkezini dolaşarak feribot iskelesine giden ve benzer yoldan geri dönen ücretsiz otobüsler var. Biz feribot iskelesine gitmek için bu otobüsleri kullandık. Uçakla seyehat imkanı olsa da biz değişiklik olması açısından 2,5 saat süren hızlı feribotu tercih ettik. Kişi başı 70 ringit ödeyerek aldığımız biletlerle saat 14:00’de kalan feribotla adadan değişik duygularla ayrıldık.

Langkawi Adası

Langkawi, Malezya’nın turizm cenneti olan adası. Yemyeşil doğası, harika kumsalları ile yerli yabancı pek çok turistin tercih ettiği yerlerin başında geliyor. Adını adada bulunan kızıl kartallardan alan adanın en önemli özelliği vergisiz alışverişin yapılıyor olması. Adadaki pek çok noktada tax free alışveriş yapabileceğiniz dükkanlar var. Sanırım ülkenin komşusu olan ve her açıdan daha popüler olan Tayland’dan turist çekmek için yapılan bir girişim. Ne var ki bunun çok işe yaramadığını, bir hafta sonra gittiğimiz Tayland’a kıyasla çok daha sakin bir ortam olduğunu söyleyebilirim.

Langkawi’ye deniz yoluyla gelenlerin ayak bastığı nokta adanın merkezi diyebileceğimiz Kuah bölgesi. Biz ise otelimizi adanın konaklama açısından daha popüler olan sahili ile de ünlü Cenang bölgesinde ayarladık. Aradaki yaklaşık 20 km’lik yolu katetmek için tek seçenek taksi kullanmak. Zira adada toplu taşıma bulunmuyor. Ama iyi haber şu ki taksiler merkezden yönetiliyor. Gideceğiniz mesafe bölgeye göre ücret olarak önceden belirlenmiş durumda. Kuah – Cenang arasının ücreti 40 ringit. Taksiye binmeden önce limanın hemen yanında deniz kenarındaki parkta bulunan dev kartal heykelini görmek ve fotoğraf çektirmek için elimizde bavullar ile yürüdük. Kalkış pozisyonundaki adanın simgesi kızıl kartal heykelinde bir süre vakit harcadıktan sonra taksiye binerek otelimize geldik.

Her yerde olduğu gibi Langkawi için de Booking.com üzerinden bulduğumuz Shell Out Chalet isimli otele 3 gece için 243 ringit ödedik. Otel sahile birkaç km mesafede sahile inen ana yoldan biraz içeride geniş bir alana kurulmuş sıra sıra odalardan oluşuyor. Zaten Kuah merkezi dışındaki yerler bir şehir havasından ziyade köy ortamını andırıyor. Ana yollar dışında asfalt yol neredeyse yok ve tüm yapılar hep bir ya da iki katlı. Oteli genel olarak beğendik. Görevli çalışan Steve bizi çok iyi karşıladı ve verdiği bilgiler ile de oldukça yardımcı oldu. Eşyalarımızı bırakıp sahile doğru inecektik ki Steve arabasıyla bizi gideceğimiz yere bırakabileceğini söyledi. Sahil bölgesi akşamları gündüze nazaran daha hareketli oluyormuş. Kumsala taşan kafelerde insanlar müzik eşliğinde içkilerini yudumlarken çeşitli noktalarda ateş gösterisi yapan gençlere tanık olduk. Steve ile indiğimiz sahilde birkaç tur attıktan sonra artık yorulduğumuza kanaat getirince yürüyerek otelimize döndük.

Ertesi gün ilk işimiz Steve’in yönlendirmesi ile motosiklet kiralamak oldu. Adaya ayak bastığımız andan itibaren her yerde gördüğümüz motosikletler yerli halk tarafından adada en çok kullanılan ulaşım aracı. Turistler tarafından da çok tercih edildiğinden pek çok yerde kiralama ofislerini görebiliyorsunuz. Günlük 30 ringit ücret karşılığı kiraladığımız motosiklet için görevli çalışan telefonuma resmini kaydettiğim B sınıfı ehliyet bilgilerimi ve 100 ringit kapora alarak anahtarı teslim etti. Hemen belirtelim Singapur ve Tayland ile birlikte Malezya’da da trafik soldan akıyor ve trafik kuralları oldukça katı. Özellikle motosiklet kullanımında kaskın takılması önemli. Bizzat kask takmadığı için polis tarafından durdurularak ceza yazılan turist gördük.

Motosikleti aldıktan sonra ilk işimiz boş olan depoyu doldurmak oldu. Bunun için yol tarifi alarak yakınlardaki Petronas isimli benzin istasyonuna gittik. Biz Türkiye’deki yüksek benzin fiyatlarına alışkın insanlar olarak en az 4 litre benzin alan deponun sadece 5 ringit ile dolduğunu görünce oldukça şaşırdık. Benzin aldıktan sonra ilk durağımız yarım saatlik mesafe bulunan Oriental Village oldu. Oriental Village, turistik el sanatları ve hediyelik eşya mağazaları ile, Malay mutfağının seçkin lezzetlerinin tadına bakılabileceği restoranları ile içinde yapay göl de barındıran bir köy olarak tasarlanmış. İnsanların hoşça vakit geçirebildiği bu köyde bulunan 42 derece açısı ile dünyanın en dik teleferiğine yani The Cable Car Ride binerek Mount Mat Chinchang dağının zirvesine çıkmak mümkün. L şeklinde rota izleyen teleferik aktarma noktası ve bitiş noktasında dünyanın en güzel manzaralarından birini sunuyor. Bitiş noktasında dağın deniz seviyesinden 700 metre yüksekliğinde bir sırta kurulan Sky Bridge adında bir köprü yapılmış. Sadece teleferik ile ulaşılabilen bu köprü 125 metre uzunluğunda yürüme yoluna sahip. The Cable Car Ride ve Sky Bridge adada mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor. Motosikletimizi park edip yaklaşık 3 saatimizi harcadığımız bu yerde inanılmaz keyifli dakikalar geçirdik. Motosikletimize döndüğümüzde saat 14:00 olmuştu.

Sonraki durağımız Oriental Village yakınında bulunan Yedi Kuyu Şelalesi (Seven Wells Waterfall) oldu. Yerel adı Telaga Tujuh olan şelale adını çevresinde bulunan 7 adet göletten alıyor. Yemyeşil ağaçlar arasında inanılmaz doğası ile insana huzur veren bu şelaleye ulaşmak için yaklaşık 500 basamaklı merdivenleri tırmanmanız gerekiyor. Bu zorlu tırmanışın ardından kendinizi sulara bıraktığınızda tüm yorgunluğunuzun gittiğini hissediyorsunuz. Hemen hatırlatalım tırmanış boyunca ve şelale çevresinde maymunlarla karşılaşmanız ve tatsız anlar yaşamanız olası. Bu nedenle elinizde hayvanların dikkatini çekecek özellikle yiyecek olmamasına dikkat edin, suya girerken de eşyalarınızın açıkta olmadığından emin olun. Yaklaşık 1 saat kaldığımız şelalen ayrılırken bastıran yağmur neyse ki çok uzun sürmedi ve yolumuza devam ettik.

Bir sonraki durağımız gidip gitmemekte kararsız kaldığımız Mardi Agro Teknoloji Parkı oldu. Adanın biraz iç kesiminde kalan bu parkta çeşitli tropikal meyve bahçeleri bulunuyor. Ziyaretçilere öncelikle açık büfe birkaç çeşit meyve servisi yapıldıktan sonra yanları açık bir araç ile meyve bahçeleri gezdiriliyor. Her meyve bahçesinde yetişen meyve ile ilgili bilgilendirici panolar bulunuyor. Hepsinde olmasa da bazı meyve bahçelerinde durup meyveleri yakından inceleyerek fotoğraf çektirme imkanı bulduk. 20 ringit ödediğimiz park genel olarak bizi tatmin etmese de yanımıza kâr kalan şey başlangıçta yediğimiz bol bol meyve oldu.

Park sonrası günün yorgunluğunu atmak ve tatilin ilk deniz keyfini yaşamak üzere Tanjung Rhu Plajı’na gittik. Adanın kuzey doğusunda kalan plaj oldukça tenhaydı. Birkaç saat boyunca harika kumsal ile denizin (serin diyemeyeceğim çünkü oldukça ılıktı) tadını çıkararak güneşi batırdık. Kararmaya başlayan hava ile adanın merkezi Kuah bölgesine ilerledik. Öncesinde planımız Kuah bölgesinde de vakit geçirmekti ancak gün boyu fazla yorulduğumuz için sadece yemek yiyerek otelimize geri dönmeye karar verdik. Adaya ilk geldiğimizde taksi ile geçtiğimiz yollardan bu kez motosiklet ile geçerek otelimize ulaştık. Böylece depodaki benzini de bitirerek adanın etrafını tam bir tur dolaşmış olduk.

Bir sonraki günümüzü tamamen Cenang Plaj’ında denize ayırdık. Sabah motosikleti teslim edip sahil bölgesine indik. Sahile paralel giden cadde bölgenin en işlek yeri. Sıra sıra pek çok restoran, cafe, hediyelik eşya dükkanları ve oteller bulunuyor. Caddenin hemen güney başında Underwater World adında dünyanın en büyük akvaryumlarından biri bulunuyor. 40 ringit ücret karşılığı gezilebilecek bu akvaryum daha önce benzerlerinde deneyim yaşadığımız için bizim ilgimizi pek çekmedi. Caddenin ortalarına doğru Cenang Mall adında iki katlı vasat bir alışveriş merkezi bulunuyor. Alışveriş merkezinin tek güzel tarafı benim gibi kahve tutkunu insanlar için Starbucks ya da Malezya’nın yerel kahvecisi Old Town White Coffee mağazalarını barındırması. Bölgeye özgü white coffee ya da sütlü çay (teh tarik) denemek için işte size imkan. Plajda gün boyu güneşlenip denizin tadını çıkarttık. Gün batımında sahil birden kalabalıklaşmaya başladı. Nedeni ise biraz sonra göreceğimiz harika gün batımı manzarasıydı. Dün çok yorulduğumuz adada bugün dinlenme fırsatı bulduk.

Ertesi gün erkenden kalkıp bir sonraki durağımız olan başkent Kuala Lumpur için hazırlandık. Vapurla geldiğimiz adadan bu kez uçakla ayrılacaktık. Havaalanı Cenang bölgesinin hemen yanında bulunuyor. Bir gün önceden taksi durağına giderek sabah bizi alması için adres ve saat vermiştik. Taksici tam vaktinde gelerek 20 ringit karşılığı bizi havaalanına bıraktı. Böylece bu güzel adadaki ziyaretimizi de tamamlamış olduk.

Kuala Lumpur

Malezya’daki son ziyaretimiz başkent Kuala Lumpur’a oldu. Langkawi’den sabah 09:00’da kalkan uçağımız saat 10:00 civarı Kuala Lumpur Havaalanı (KLIA)’na iniş yaptı. Havaalanından şehir merkezine taksi dışında ulaşım için iki seçenek bulunuyor: tren ve otobüs. En hızlı ulaşım şüphesiz tren yolculuğu. Bunun için ise iki alternatifiniz var. Birincisi doğrudan şehir merkezine 28 dk sürede giden KLIA Ekpress hattı ve yine şehir merkezinde 35 dk sürede giden ama arada 3 durakta duran KLIA Transit hattı. İlk tercihimiz tren olsa da kişi 55 Ringit ücreti görünce vaktimizin de olması nedeniyle tren kullanmaktan vazgeçtik ve otobüse yöneldik. Otobüs ulaşımı için havaalanı giriş katında bir durak bulunuyor. İçeride birden fazla otobüs firmasından seçtiğimiz birinden kişi başı 10 Ringit ücret ödeyerek bilet aldık ve dışarıda bekleyen otobüste boş bulduğumuz koltuklara bindik. Bir süre sonra kalkan otobüs ile yaklaşık 1 saat sonra şehir merkezinde KL Sentral denilen tren ve otobüs hatlarının merkez noktasına geldik. Otobüs kullanmanın bize şöyle bir artısı oldu: otobüsteki görevliye gitmek istediğimiz bölgeyi söyledik ve KL Sentral’e geldikten sonra bizi minibüs tarzı bir araca yönlendirdi. Minibüs ile ücret ödemeden otelimizin bulunduğu bölgeye gelmiş olduk.

Otel olarak Booking.com üzerinden Saran Vacation Homes adında iki katlı hostel tarzında bir ev seçmiştik. Ancak eve gittiğimizde görevliyi bulamadık. Bizim gibi bekleyen bir arkadaş ile görevliyi arayıp uzun bir süre bekleyince iyice gerildik. İlk yerleşen diğer arkadaş kalacağı yer ile ilgili olumsuz görüş bildirince burada kalmaktan vazgeçtik ve daha öncesinden alternatif olarak belirlediğimiz hemen yakınlardaki Laras Suites isimle yere gittik. Laras Suites güvenlikli, havuzlu bir site içerisinde çok katlı bir binada, içinde mutfak bölümü de olan birkaç daireden oluşuyor. Görevli hemen yardımcı olarak odamızın hazırlanmasını sağladı ve biz de dairemize yerleştik. İki gece için 298 Ringit ödediğimiz daire oldukça hoşumuza gitti. İçindeki çamaşır makinesi sayesinde çamışırlarımızı da yıkama imkanı bulmuş olduk.

Kuala Lumpur’daki ilk günümüzü şehrin 15 km dışında kalan Batu Caves bölgesine ayırdık. Hindular için kutsal bir ibadet yeri olan Batu Caves, dünyanın en büyük Hindu mağara tapınağı olarak biliniyor. Batu Caves’e gitmek için otelimizin bulunduğu Hang Tuah bölgesinden yeşil renkli Monorail hattına binerek önce KL Sentral’e geldik. Buradan da KTM Komputer banliyo hattına binerek bölgeye yarım saatte ulaştık. Batu Caves bir kompleks olarak  Temple Cave, Dark Cave ve Art Gallery Cave olmak üzere 3 bölümden oluşuyor.

Temple Cave, tapınağın en çok ziyaret edilen bölümü. İçerisinde çok sayıda irili ufaklı tapınma yerleri ve Hindu efsanelerini anlatan  çok sayıda süsleme bulunuyor. Girişinde dünyanın en büyük heykeli olan 43 metre yüksekliğindeki Lord Murugan heykeli (biz gittiğimizde tadilattaydı) bulunan Temple Cave için 272 adet basamağı tırmanmak gerekiyor. Mağara çevresinde ve özellikle merdivenlerde çok sayıda maymun, ziyaretçilerden bir şeyler almaya veya yerdeki çöpleri toplamaya çalışıyor. Maymunlar evcil olmadığından yaklaşmak tehlikeli olabiliyor. Dark Cave ise merdivenlerin orta yerinde adından da anlaşılacağı üzere mağaranın derinliklerine doğru uzanan karanlık bir bölüm. İçerisinde ilginç kaya formasyonları ile dünyanın en nadir örümcek türlerinden Trapdoor Spider ve değişik yarasa türleri barındıran mağaraya önceden rezervasyon yaptırıp 35 Ringit ücret karşılığında rehber eşliğinde kask ve el feneri ile girilebiliyor. Mağara turu yaklaşık 45 dk sürüyor. Son olarak Art Gallery Cave ise zeminde, çok sayıda Hindu tanrılarına ait hekellerin olduğu küçük bir göl de barındıran bölüm. Akşam vaktine kadar ibadet için gelen Hinduların yanında çok sayıda turist arasında bölgeyi gezdik ve aynı yoldan şehir merkezine geldiğimizde saat 19:00 olmuştu. Şehir merkezinde biraz gezip günü tamamlamış olduk.

Ertesi günümüzü şehir merkezini gezmek üzere ayırdık. İlk olarak dünyaca ünlü Petronas Twin Towers görmeye gittik. İnşa edildiği 1994 yılından 2003 yılına kadar, 452 metre yüksekliği ile dünyanın en yüksek gökdeleni olan Petronas Twin Towers ülkenin petrol şirketi olan Petrona Holding’e ait. 88 kattan oluşan kulelerin 41. ve 42. katları arasında 58.4 m uzunluğunda iki kuleyi birbirine bağlayan Skybridge adında bir köprü bulunuyor. 80 Ringit ücret karşılığı bu köprüye çıkmak mümkün olsa da pazar günü kapalı olduğu için giremedik. Bir süre dışarıdan fotoğraf çektirip kulelerin içinde yer alan Suria KLCC işimli alışveriş merkezini gezerek kulelerin hemen yanında bulunan KLCC Park’ta biraz vakit geçirdik. KLCC Park’ı bizdeki Taksim Gezi Parkı gibi düşünebilirsiniz. Gökdelenlerin arasında adeta bir vaha gibi şehir stresinden kurtulmak isteyen insanların uğrak yeri olan parkın içinde genellikle çocukların girdiği açık bir havuz da bulunuyor.

Petronas Twin Towers sonrası durağımız şehrin bir diğer yüksek yapısı olan KL Tower oldu. 1995 yılında televizyon kulesi olarak yapılan 421 m yüksekliğindeki kule dünyanın en uzun 7. kulesi olma özelliğini taşıyor. Tepe üzerine kurulu kule girişine ulaşmak için tepenin aşağısından ücretsiz servisler kalkıyor. Asansör ile 100 Ringit ücret karşılığı çıkılan kulenin tepesinde içinde restoran da bulunan 6 kat yer alıyor.

KL Tower sonrası yürüyerek geldiğimiz şehrin merkezinde sayıca az da olsa mimari açıdan bakmaya doyamayacağınız çok güzel tarihi binalar ile karşılaştık. Bunlardan arasında Masjid Jamek (Mescid Camii), Sultan Abdulsamet Binası, Milli Tekstil Müzesi, eski tren garı ve eski postane binaları ve Kuala Lumpur City Gallery gibi yapılar yer alıyor.  Kuala Lumpur City Gallery binasında şehir tanıtımının yapıldığı görsel şovu izlemek ve ücretsiz rehber hizmetlerinden yararlanmak mümkün. Tüm bu tarihi binaların yanında Malezya dilinde “Bağımsızlık” anlamına gelen Merdeka isminde 1957 yılındaki bağımsızlık töreninin yapıldğı meydan bulunuyor. Meydanın üzeri çimle kaplı. Bu hali ile futbol sahasını andırıyor.

Meydan ve çevresinde bir süre gezdikten sonra yakınlarda bulunan Central Market’e geldik. 1888 yılında hal olarak inşa edilen bina 80’lerde yenilenerek geleneksel Malezya hediyelikleri satan bir pazara dönüştürülmüş. Pazarı gezerken hemen yanında kurulan bir sahneden Malezya yöresine ait müzik ve dans gösterilerinin yapıldığını gördük. Bir süre gösterileri izleyerek yöreye ait kıyafetlerle fotoğraf çektirme imkanından da yararlandık.

Central Market’e çok yakın mesafede Çin Mahallesi bulunuyor. Diğer tüm ülkelerdeki Çin Mahalleri gibi pazarlarıyla ünlü olan mahallede ünlü elektonikten tesktile her türlü markanın imitasyon ürünleri ve hediyelik eşyalar dahil bir çok şey bulabilirsiniz. Çin mutfağına ilginiz varsa yeme-içme üzerine de çok sayıda restoran bulmak mümkün. Çin mahallesindeki en önemli alışveriş noktası Petaling Street Market adı verilen bir sokak. Alışveriş yapmasanızda mutlaka ziyaret edilmesi tavsiye ediliyor. Çin mahallesini gezerken karşınıza çok sayıda tapınak da çıkıyor. Bunlardan biri artık her şehirde aynı isimle görmeye alıştığımız Sri Mahamariamman Hindu tapınağı oldu. 1873 yılında yapılan tapınak önceleri Pillai aile tapınağı olarak kullanılsa da sonradan halka açılmış ve 1968 yılında yenilenerek günümüzdeki halini almış. Önünden geçerken bir düğün merasiminin olduğunu gördük. Bir hint düğününe tanık olmak da oldukça ilginçti.

Şehir merkezindeki gezimizi bitirdikten sonra artık kararmaya başlayan hava ile birlikte otelimize de yakın noktada bulunan Bukit Bintang bölgesine gittik. Burası şehrin modern yerlerinin başında geliyor. Kafe, bar ve restoran açısından oldukça zengin olan bölge özellikle akşamları çok kalabalıklaşıyor. Bölgede yer alan Jalan Alor sokağı yeme-içme üzerine adeta gurme noktası. İğne atsanız yere düşmeyecek bir kalabalık var. Bölgeyi gezdikten sonra günü tamamlayıp otelimize geri döndük.

Kuala Lumpur’da son günümüzü Botanik Parkı’na (diğer adıyla Lake Gardens) ayırdık. Dün gezdiğimiz Mardeka Meydanı’na yakın bir noktada bulunan park içinde Hibiskus Bahçesi, Orkide Bahçesi, KL Kuş Parkı, Kelebek Parkı gibi sayısız atraksiyonu barındırıyor. 92 hektar ile oldukça geniş bir alan üzerine kurula parkta aynı zamanda büyük bir göl de bulunuyor. Biz kuzey tarafından girdiğimiz parkta güneye doğru ilerleyerek İslami Sanatlar Müzesi’nin bulunduğu noktadan çıktık. İslami Sanatlar Müzesi, 7000’den fazla esere ev sahipliği yaparak güneydoğu asyanın en büyük islam sanatları müzesi olma özelliğini taşıyor. Müzenin hemen karşısında oldukça büyük ve modern tarzda olan Milli Cami yer alıyor. Biz güneye doğru yolumuza devam ederek KL Sentral’e geldik.

Buradan da hemen yakınlarda bulunan Brickfields bölgesine geçtik. Brickfields , Kuala Lumpur’un “Küçük” Hindistan’ı. Önceki şehirlerde olduğu gibi renkli dükkanları, bas bas bağıran Hint şarkıcıları ve tanıdık yemek kokuları ile şehrin en renkli mahallesi diyebiliriz. Bölgeyi gezerken birden şiddetli bir yağmura yakalandık. Bu zamana kadar hep kısa süreli yağan yağmura rağmen bu kez bir türlü dinmek bilmeyen yağmurda talihsizlik ki şemsiyemiz bozuldu ve sırılsıklam oldu. Yağmurun hafiflemesini bekledik ve artık yeni bir ülkeye, Tayland’a gitmek üzere otelden ayrılmak için metro ile otelimize doğru yol aldık.

Singapur

18 Kasım’ı 19 Kasım’a bağlayan gece saat 02:00 uçuşu için Atatürk Havalimanı’nda gerekli işlemleri yaptırarak 11,5 saat sürecek Singapur yolculuğuna başladık. Yolculuk öncesi plan yaptığımız dönemlerde Singapur ve gideceğimiz yerlerde hava durumunun sürekli olarak yağışlı göstermesi bizde hep tedirginliğe yol açmıştı. Malum tropikal iklim bölgesine gidiyorduk. Acaba tatilimiz yağmur yüzünden kötü mü geçecekti?

static_map-php

Singapur Changi Havaalanı’na vardığımızda yerel saatler 18:30’u gösteriyordu. Yolculuk ile birlikte (aradaki 5 saatlik zaman farkı var) bir günümüz gitmiş oldu. Singapur’da hava henüz kararmak üzere ancak yağmurdan eser yoktu. Havaalanından çıkış yaptığımız noktada aşırı derecede bunaltıcı bir hava ile karşılaştık. Öyle ki yüksek sıcaklık (termometreler 27C gösteriyordu) ile birlikte nemin de etkisiyle nefes almak oldukça zordu. O an bizi zorlayacak şeyin yağmur değil sıcaklık olduğunu anladım.
Singapur, 621 m2 yüzölçümü ile oldukça küçük (İstanbul’un dokuzda biri) ama nüfus yoğunluğu bakımından (İstanbul’un iki katı) ise oldukça kalabalık bir şehir devleti. Buna rağmen her anlamda gelişmiş, sistemleri tıkır tıkır işleyen, düzenli ve temiz bir ülke. Tüm bunları havalanından itibaren Singapur’da kaldığımız süre boyunca açık bir şekilde deneyimledik.

singapur-turist-haritasi

Changi Havaalanı’ndan şehir merkezine gitmek için en ideal yok metro kullanmak. MRT (Mass Rapid Transit) adı verilen gelişmiş metro ağı ile istediğiniz yere rahatlıkla gitmeniz mümkün. Metro kullanımı öncesinde istasyonda bulunan otomatlardan gideceğiniz yeri seçerek bilet almanız mümkün. Fiyatlandırma gideceğiniz yere göre yapılıyor ve hem girişte hem çıkışta biletinizi turnikelerde okutmanız gerekiyor. Hemen bir hatırlatma yapayım: ilk bilet alımında size verilen karta tekrar yükleme yaparak toplamda 5 kez kullanmanız mümkün. Böylece 3. ve 5. kullanımda 30 cent indirimden faydalanabiliyorsunuz. Kart taşımakla uğraşmam derseniz her seferinde otomattan yeni kart almanız da mümkün. Size kalmış.

singapore-mrtChangi Havaalanı’ndan yeşil renkli East-West Line hattına binerek Bugis durağında inip mavi renkli Downtown Line hattına geçiş yaptık (aktarmalar ücretsiz) ve otelimizin bulunduğu son durak olan Chinatown’a geldik. Singapur pek çok alanda olduğu gibi konaklama açısından da oldukça pahalı bir ülke. Hem şehir merkezinde her noktaya yakın konumda bulunduğu hem de fiyat açısından daha hesaplı olan otelleri barındırdığı için otelimizi Chinatown’da seçtik. Booking.com üzerinden bulduğumuz The Inn at Temple Street oteli için iki gece oda fiyatı (kahvaltı yok) olarak 183 SD ödedik. Otel genel olarak bizi tatmin etsede odadaki rutubet kokusundan biraz rahatsız olduk.

Marina Bay Marina Bay Merlion

Otele yerleştikten sonra hemen kendimizi dışarı atarak şehri keşfetmeye koyulduk. Güney yönünde yürüyerek Marina Bay bölgesine ulaştık. Marina Bay, denizin doldurularak yapılan mimari, sosyal ve kültürel alanlarındaki yaratıcı projeler sonrası Singapur’un en önemli bölgesi haline gelmiştir. Günün her saati kalabalık olan bölge aynı zamanda en fazla turist çeken bölgedir. Biz deniz tarafında kalan Marina Bay Sand isimli lüks otelin olduğu noktadan bölgeye geldik. Marina Bay Sand özellikle 57. katında bulunan ve sadece otel müşterilerinin girebildiği açık havuzu ile ünlüdür. Otelin deniz tarafında kalan bölgesinde 101 hektar büyüklüğündeki doğa parkı olan Gardens By The Bay bulunuyor. Biz körfez tarafından otelin önünden ilerleyerek değişik mimarisi ile dikkat çeken Sanat Bilim Müzesine ulaştık. Biraz daha ilerlediğimizde körfezin deniz ile birleştiği noktaya vardık. Köprü üzerinden karşya geçtiğimizde 165 m yüksekliği ile devasa büyüklükteki dönme dolap olan Singapur Flyer sağımızda kaldı. Singapur’un en iyi manzarasına sahip bu dönme dolap ile 30 dk’lık bir tur atmak için 33 SD ödemek gerekiyor. Biz yönümüzü körfez tarafında sola çevirerek deniz üzerine yapılmış dünyanın en büyük spor ve konser sahası Floating Stadium önünden ilerledik. Yolun sonunda şekil olarak durian meyvesine benzeyen 16000 kişi kapasiteli Esplanade Tiyatrosu bulunuyor. Buradan sola dönerek merkezi kabul edilen Merlion Meydanı’na geldik. Bu meydanın en önemli özelliği kafası aslan, gövdesi balık şeklinde olan Merlion Heykeli’nin bulunmasıdır ki heykel aynı zamanda Singapur’un simgesidir. Aslanın ağzından körfeze su fışkırmaktadır ve çevresi her daim fotoğraf çektirmek isteyenlerle doludur.

Clarke Quay

Yönümüzü Singapur’un iç kesimlerine doğru çevirerek Singapur Nehri boyunca ilerlemeye başladık. Bir süre sonra oldukça hareketli bir nokta olan Qlarke Quay’e geldik. Burası özellikle akşamları gençlerle dolup taşan çeşitli cafe ve barların bulunduğu bir yer. Bir süre burada vakit geçirip artık yorulduğumuzu anlayarak otelimize geri döndük.

Sri Mariamman Buddha Tooth RelicSelfie Coffee

Ertesi gün kahvaltı sonrası ilk işimiz otelimizin bulunduğu Chinatown bölgesini gezmek oldu. Bölge sokakları her daim kalabalık, ilginç eşyaların satıldığı dükkanlarla dolu. Alışveriş için de şehrin diğer bölgelerine göre daha uygun olduğunu söyleyebilirim. Bölgede ziyaret edebileceğiniz iki güzel budist tapınağı bulunuyor. Bunlardan ilki hintlilere ait Sri Mariamman Tapınağı ve diğeri de çinlilere ait Buddha Tooth Relic Tapınağı. Her iki tapınağa da giriş ücretsiz ancak hint tapınağında fotoğraf çekimine izin verilmezken, çin tapınağında ise fotoğraf çekimi için bağış adı altında ücret talep ediliyor. Her iki tapınağa girişte de ayakkabılarınızı çıkarmanız gerekiyor. Biz ilk olarak renkli hint tapınağını, ardından çin tapınağını gezerek gezimiz boyunca göreceğimiz tapınaklar dünyasına ilk adımı atmış olduk.
Chinatown bölgesini gezdikten sonra Singapur’un bir diğer etnik bölgesi olan Kampong Glam için metroya binerek Bugis durağında indik. Kampong Glam, Arap ve Müslüman toplumların izlerinin hakim olduğu bir bölge. Daracık sokakları değişik cafe ve şirin dükkanlarla dolu olup gezilmeye değer. Özellikle Haji Lane sokağı en güzel olanlarından başında geliyor. Biz de buradaki kafelerden birinde oturup yöreye özgü bol şekerli bir kahve olan kopi denedik. Kahve molasının ardından bölgenin kalbinde yer alan ve 1824 yılında Singapur’un ilk sultanı Hussein Şah tarafından yaptırılan Sultan Camii’ni ve hemen karşısında uzayan renkli Arab sokağını gezdik.

Kampong Glam Haji Lane Sultan Mosque

Kampong Glam sonrası rotamız yakın mesafede bulunan Little India oldu. Burası da hintli insanların yaşadığı oldukça renkli bir bölge. Bölgeye vardığımızda havadaki ağır köri kokusu hemen dikkati çekiyor. Sağlı sollu restoranlarda elle yemek yiyen hintlileri görüyorsunuz. Tabi binalar ve insan kıyafetleri de rengarenk olunca çok farklı bir dünyaya adım attığınızı hissediyorsunuz. Hangi tarafa bakacağımızı bilemeden ana cadde üzerinde ilerleyip 7’den 77’ye herşeyin bulunduğu Mustafa Center adlı alışveriş merkezine geldik. Girişte yanınızdaki çanta ve poşetlere, içeride alışveriş yaptığınız anda alışveriş poşetine plastik bir kilit vurulduğunu görünce şaşırdık. Sanırım güvenlik amaçlı bir uygulama. Daha önce internette fiyatların uygun olduğunu okumuştum ancak fiyatlar beklentimizin üzerinde çıkınca ufak bir turun ardından birşey almadan çıktık. Bu kez ara sokakları da gezerek başladığımız noktaya döndük. Bu kısa sürelik gezinti ile Hindistan’a gitmiş kadar olduk. Zaten adı üstünde: Küçük Hindistan

Little India Little India Little India
Sıradaki durağımız Singapur’un en ünlü caddesi olan Orchard Road. Yürüyerek gittiğimiz bu cadde sağlı sollu birbirinden lüks alışveriş mağazalarıyla dolu. Fiyatların yüksek olmasına karşın mağazaların dolup taştığını, insanların çılgınlar gibi alışveriş yaptığını görmek oldukça şaşırtıcıydı. Yaklaşan Noel dolayısıyla her köşesinde ayrı bir süleme ile karşılaştığımız cadde özellikle akşama doğru ışıklanmasıyla daha da büyüleyici bir hal aldı. Akşam yemeğimizi burada yiyerek günün son etkinliği için yola koyulduk: Nilght Safari

Orchid Orchid Night Safari

Singapur’da mutlaka yapılması gerekenler listesinin başında yer alan aktivitelerden biri de şüphesiz Night Safari. Akşam 19:30’dan sonra kapılarını açan Night Safari, hayvanat bahçesinden farklı olarak hayvanların kafes içinde değil açık alanda bulunduğu (merak etmeyin tamamen güvendesiniz), onları en doğal hali ile yakından görebileceğiniz bir park. Her 10 dakikada bir kalkan trene binerek (hızlı bir tren düşünmeyin) parkın içini gezebiliyor, yanından geçtiğiniz hayvanlar ile ilgili bilgileri dinleyebiliyorsunuz. İsterseniz belirli noktalardaki duraklarda inip keşfe yayan olarak devam edebiliyorsunuz. Bazı noktaları sadece tren ile gezebilirken bazı noktalara ise sadece yürüyerek gidebiliyorsunuz.

ns_map_new_30sep09

Bunun dışında parkta katılabileceğiniz Creatures of the Night isimli bir şov var ki oldukça populer. Belirli saatlerde tekrarlanan şova ilgi büyük oluyor bu nedenle de uzun kuyruklar oluşuyor. Şovun sergilendiği anfi dolduğunda kuyrukta kalanların bir sonraki seansı beklemeleri gerekiyor. Biz şansımıza parka geldikten sonraki ilk seansta yer bulduk. Şov, stand-up tadında görevlilerin hayvanlar ile birlikte gösteri yapıp, onlar hakkında bolca bilgi verdiği, yer yer sosyal mesajların iletildiği 20 dk süren bir etkinlik şeklinde. Abartıldığı kadar etkileyici bulmasak da hoşça vakit geçirdik diyebilirim. Aşağıda tanıtım videosunu izleyebilirsiniz.

Night Safari aktivitesine katılmak için uzun bir yolculuğu göze almak gerekiyor. Biz Orchard Road üzerinde kırmızı renkli metro durağına binerek Ang Mo Kio durağında indik. Metro durağının hemen yanında bulunan otobüs durağında kısa bir süre bekledikten sonra 138 nolu otobüse binerek yaklaşık yarım saatlik bir yolculuğun ardından parka vardık. Şehir merkezinden doğrudan parka gelip giden özel servislerler de varmış. Dönüşte ise bu özel servislere binerek (kişi başı tek yön 6 SD) otelimizin bulunduğu Chinatown bölgesine döndük. Akşam saat 20:00 girişi için internet üzerinden aldığımız biletlere iki kişi toplam 90 SD ödedik. Parka giriş esnasında gişelerden de bilet almanız mümkün ancak bu durumda daha fazla para ödemeniz gerekiyor.Bölgede aynı zamanda ayrı ücretler ile gezilebilen Singapor Zoo (bildiğimiz klasik hayvanat bahçesi) (33 SD) ile River Safari (30 SD) adlı parklar da mevcut. İsterseniz gün içinde daha erken bir vakitte gelip bu parkları da ziyaret edebilirsiniz. Toplu bilet alımlarında indirim yaptıklarını da ayrıca iletelim.

Sentosa

Son günümüzü ise Singapur’un eğlence adası olan Sentosa’ya ayırdık. Sabah erkenden kalkıp Chinatown duğundan metroya binerek HarbourFront durağında indik. Bu noktadan sonra Sentosa adasına ulaşmak için 3 alternatifiniz var:
1 – Sentosa Boardwalk adı verilen köprü üzerinden yürümek
2 – Sentosa Express adı verilen tren
3 – Faber tepesi üzerinden Cable Car adı verilen teleferik
Aslında tercihimiz güzel manzarası için teleferikti ancak sıcak havada tepeye çıkacak olmak ve öncesinde internette okuduğumuz uzun kuyruk bekleme riski bizi Sentosa Boardwalk üzerinden yürümeye yöneltti. Bu arada teleferik için kişi başı gidiş-dönüş 26 SD ödemek gerektiğini de hatırlatalım. Yürümek ise bedeava 🙂 Sentosa Boardwalk yaklaşık 1 km’lik bir yolculuk gerektiriyor. Yol boyunca adaya kalan mesafeyi gösteren tabelalar var. Güzel manzaranın tadını çıkarıp bol bol fotoğraf çektirerek yolu tamamladık. Internette adaya giriş için 1 SD sembolik bir ücret ödendiğini okumuştuk ancak adaya vardığımızda turnikelerle karşılaşsak da herhangi bir ücret ödemeden geçiş yaptık. Girişte Universal Studios ve Madame Tussauds gibi popüler aktivitelerin yanında pek çok aktivite için bilet satışı yapılıyor. Toplu alımlarda indirim de uyguluyorlar. İsterseniz her aktivite alanında o aktiviteye özel bilet de alabiliyorsunuz. Tabi tüm aktivitelerde uzun ve sevimsiz bir kuruğu göze almanız gerektiğini de hatırlatalım.Biz kalabalığı takip ederek adayı keşfetmek için içerilere doğru yol aldık. Daha önce Marina Bay’da gördüğümüz Merlion heykelinin daha büyük bir örneği ile adada karşılaştık. Buradakinin ağzından su fışkırmıyordu ve tepesine çıkmak mümkündü (tabi ki ücretli)

Cable Car Merlion Sentosa Beach

Biraz daha ilerledikten sonra ise sahile vardık. Burada denize girmek mümkün olsa da birkaç kişi haricinde sahilin boş olduğunu gözlemledik. Bu kez ormanlık alanda hazırlanan yürüyüş parkurlarını kullanarak geriye döndük. Belki ileride Singapur’a tekrar gelirsek ve daha fazla vaktimiz olursa adadaki aktivitelere katılırız temennisi ile ada ziyaretimizi tamamladık. Yine Sentosa Boardwalk üzerinden yürüyerek HarbourFront durağında geldiğimizde saat 14:00 olmuştu. Daha önce akşam ziyaret ettiğimiz bu kez ise gündüz gözüyle göreceğimiz Marina Bay için metroya bindik ve Raffles Place durağına geldik.

From Sentosa

Bu arada pek çok yerde adını duyacağınız Raffles modern Singapur’un kurucusu olarak bilinen İngiliz sömürge yöneticisinin adıymış. Singapur’da kendisine ait bir heykel de bulunuyor. Biz daha önce akşam yaptığımız turun benzerini bu kez gündüz yaptık. İlk izlenimin etkisinden midir yoksa gündüz bunaltıcı sıcağın verdiği rahatsızlıktan mıdır bilinmez akşam aldığımız zevki bu kez alamadık. Son turlarımızı attıktan sonra hotelimize dönerek hazırlandık ve 19:45’deki uçağımız için yine metro ile Changi Havaalanı’na hareket ettik. Sıradaki durağımız Malezya’nın popüler adalarından Penang Adası’ydı.

Marina Bay

Singapur Notları:

  • Singapur yasaklar ülkesi. Hemen her yerde uyulması gereken kurallar ve bunlarla ilgili uyarı levhaları var. İşin ilginç tarafı insanların da bu kurallara uyması. Singapur’da 3 gün kalsak da insanların kural ihlali yaptığına şahit olmadık. Yasaklara örnek vermek gerekirse ülkede medikal durumlar haricinde sakız çiğnemek kesinlikle yasak. Aksi halde ciddi yaptırım ile karşılaşılabiliyor. İlginç yasaklarla ilgili şu bağlantıya göz atabilirsiniz.
  • Ülkede Hawker Centre adı verilen yemek merkezleri oldukça yaygın. Genellikle üstü kapalı olan bu yerler bizdeki AVM’lerin yemek katlarına benziyor. Çeşit çeşit restorandan istediğinizi alıp orta kısımda bulunan masalarda yiyebiliyorsunuz. En popüler olan yemek merkezleri:
    • Maxwell food centre
    • Chinatown Food Centre
    • Hong Lim Complex Food Centre
  • Ülkede sıcaklık çok fazla. Bunun yanında aşırı nemin olması insanın nefes almasını dahi zorlaştırıyor. Bu nedenle gün içinde dışarıda çok fazla insan görmek pek mümkün değil. Kapalı alanların hepsinde ise klima var ki ortam adeta buz dolabı gibi serin. Sıcaktan bunaldığınızda kendinizi kapalı bir alana atıyorsunuz, bir süre sonra ise üşümeye başlıyorsunuz.

Çoklu Monitör Kullanımında Ekranı Farklı Monitörde Açma

Çalışmakta olduğum bir projede kullanıcılar ekrandan tıklama yaparak yeni bir pencere açmakta ve açılan penceredeki bilgiler doğrultusunda ana pencerede işlem yapmaktadırlar. Ancak çift monitör ile çalışan kullanıcılar yeni pencerenin ana pencere ile aynı monitörde açılması nedeniyle her defasında yeni pencereyi sürükleyerek diğer monitöre aktarmakta ve bu da zaman kaybına yol açmaktadır. Bu nedenle açılacak olan yeni pencerenin ana pencerenin bulunduğu monitörden farklı diğer moniterde açılması için düzenleme yapma kararı aldık.

Bu noktada ilk akla gelen çözüm sunucu tarafında yeni bir process ile pencere açmak ve SetWindowPos metodu ile açılan pencereyi ilgili ekrana taşımaktır. Temel çalışma mantığı aşağıdaki gibi olacaktır.

ProcessStartInfo startInfo = new ProcessStartInfo("IExplore.exe");
startInfo.Arguments = url;
Process newProcess = System.Diagnostics.Process.Start(startInfo);
IntPtr newProcessPtr = newProcess.MainWindowHandle;
SetWindowPos(newProcessPtr, IntPtr.Zero, x, y, cx, cy, SetWindowPosFlags.ShowWindow);

SetWindowPos metodu pencerenin pozisyonunu x ve y parametreleri ile almaktadır. cx ve cy ise pencere boyutlarını belirlemektedir. Bu noktada ana pencerenin hangi ekranda olduğunun bilinmesi ve yeni açılacak pencerenin de buna göre hangi pozisyonda açılacağının hesaplanması gerekmektedir.

Ekran bilgilerini almak için System.Windows.Forms kütüphanesi içinde Screen sınıfı bulunmaktadır. Bu sınıfın AllScreens adlı özelliği bilgisayara bağlı tüm ekranları yine Screen sınıfından bir dizi ile vermektedir. Screen sınıfının sınır koordinatlarından haraketle ekranları aşağıdaki gibi sıraya dizmek mümkündür.

List<KeyValuePair<int, int>> screenList = new List<KeyValuePair<int, int>>();
for (int i = 0; i < Screen.AllScreens.Length; i++)
      screenList.Add(new KeyValuePair<int, int>(i, Screen.AllScreens[i].Bounds.X));
screenList.Sort((firstPair, nextPair) =>
{
      return firstPair.Value.CompareTo(nextPair.Value);
});

Javascript tarafında ana pencerenin bulunduğu pozisyon bilgisini window.screenLeft ile alıp sunucu tarafına aktarabiliriz. Bu değer üzerinden sıralanmış ekranlar içinde açılacak olan yeni pencerenin ekranını belirlemek mümkün olacaktır.

int targetScreenId = 0;
foreach (KeyValuePair<int, int> screen in screenList)
{
      if (screen.Value > screenLeft)
          targetScreenId = screen.Key;
}

Açılacak yeni pencerenin konumu belirlendikten sonra değerleri SetWindowPos metoduna aktarılabilir. Burada pencere boyutları için ekran boyutlarını geçerek pencerenin tam ekran olarak açılmasınını sağlıyoruz.

SetWindowPos(newProcessPtr, IntPtr.Zero,
Screen.AllScreens[targetScreenId].WorkingArea.Left, 
Screen.AllScreens[targetScreenId].WorkingArea.Top, 
Screen.AllScreens[targetScreenId].Bounds.Size.Width, 
Screen.AllScreens[targetScreenId].Bounds.Size.Height, 
SetWindowPosFlags.ShowWindow);

1
2

Bu hali ile kodumuzu çalıştırdığımızda process üzerinden MainWindowHandle ulaştığımız anda “Process has exited, so the requested information is not available.” şeklinde istisna fırlatıldığını görürüz. Bu durum aşağıdaki sayfada açıklanmış ve çözümü verilmiştir.

http://stackoverflow.com/questions/1825105/process-startiexplore-exe-immediately-fires-the-exited-event-after-launch

Most probably is that you have IE already running as a process, so when you try to launch it again as a new process it looks that there are IE running already, tells it that user initiated a new window (so the initial IE will create a “new” window rather than a new one) and exit. Possible solution: try starting the process with “-nomerge” command line option.

“-nomerge” komutu IE8 öncesi tarayıcılarda kullanılmakta olup IE8 ve sonrası için bu komut yerine “-noframemerging” komutu kullanılmaktadır. Detaylı bilgi için aşağıdaki bağlantıyı inceleyebilirsiniz.

https://msdn.microsoft.com/en-us/library/hh826025(v=vs.85).aspx

ProcessStartInfo startInfo = new ProcessStartInfo("IExplore.exe");
startInfo.Arguments = "-noframemerging " + url;
Process newProcess = System.Diagnostics.Process.Start(startInfo);

Bu hali ile kodumuzu çalıştırdığımızda istediğimizin gerçekleşmediğini görürüz. Debug ettiğimizde ise newProcessPtr değerinin 0 olduğu ortaya çıkar. Bu durum aşağıdaki sayfada açıklanmış ve çözümü verilmiştir.

https://social.msdn.microsoft.com/Forums/vstudio/en-US/021c76c6-1a66-4b96-8ce7-89c2a12f4bcb/procstart-procwaitforinputidle-setwindowpos-does-not-work?forum=csharpgeneral

The reason for SetWindowPos method execution failed is that the Process. MainWindowHandle is not acquired in time, it is still 0 when SetWindowPos was executed.As BinaryCoder suggested, all we need to do is add a loop to check the handle status, we all in the loop until the handle was obtained.

int count = 0;
while (newProcess.MainWindowHandle == IntPtr.Zero && count < 2000)
{
     Thread.Sleep(20);
     count += 20;
}

IntPtr newProcessPtr = newProcess.MainWindowHandle;

Yukarıdaki durumu araştırırken aşağıdaki gibi bir bilgi ile karşılaştım. Bu nedenle döngü içine newProcess.Refresh(); eklemenin doğru olacağını düşünüyorum.

The main window is the window opened by the process that currently has the focus (the TopLevel form). You must use the Refresh method to refresh the Process object to get the current main window handle if it has changed.

Sonuç olarak birden fazla monitör kullanan kullanıcılarda açılacak olan yeni pencerenin ana pencerenin bulunduğu monitörden farklı bir moniterde açılmasını sağlayan kodumuz aşağıdaki gibidir.

if (Screen.AllScreens.Length > 1)
{
        ProcessStartInfo startInfo = new ProcessStartInfo("IExplore.exe");
        startInfo.WindowStyle = ProcessWindowStyle.Maximized;
        startInfo.Arguments = "-noframemerging " + url;

        Process newProcess = System.Diagnostics.Process.Start(startInfo);

        if (newProcess.Id >= 0)
        {
               int count = 0;
               while (newProcess.MainWindowHandle == IntPtr.Zero && count < 2000)
               {
                      Thread.Sleep(20);
                      newProcess.Refresh();
                      count += 20;
               }
               IntPtr newProcessPtr = newProcess.MainWindowHandle;

               List<KeyValuePair<int, int>> screenList = new List<KeyValuePair<int, int>>();

               for (int i = 0; i < Screen.AllScreens.Length; i++)
                    screenList.Add(new KeyValuePair<int, int>(i, Screen.AllScreens[i].Bounds.X));

               screenList.Sort((firstPair, nextPair) =>
               {
                    return firstPair.Value.CompareTo(nextPair.Value);
               });

               int targetScreenId = 0;
               foreach (KeyValuePair<int, int> screen in screenList)
               {
                    if (screen.Value > screenLeft)
                           targetScreenId = screen.Key;
               }

               SetWindowPos(newProcessPtr, IntPtr.Zero, Screen.AllScreens[targetScreenId].WorkingArea.Left, Screen.AllScreens[targetScreenId].WorkingArea.Top,             Screen.AllScreens[targetScreenId].Bounds.Size.Width, Screen.AllScreens[targetScreenId].Bounds.Size.Height, Win32.SetWindowPosFlags.ShowWindow);

       }
}

İtalya Gezisi

Çok uzun bir aradan sonra yeni yazımı yaptığımız İtalya gezisine ayırıyor olmanın heyecanı içindeyim. Oldukça keyif aldığımız bu gezide sırasıyla Roma, Floransa, Pisa ve Venedik’de bulunduk. Gezimizde şunu farkettim ki İtalya tarihi mirasına sahip çıkan Avrupa’nın en önemli ülkesi. Gitmemiş olanlar için tavsiyem bir an önce planlarını yapsınlar ve bu ülkeyi ziyaret etsinler.

25 Nisan günü yarım saate yakın bir gecikme ile saat 12:30 civarı İstanbul S. Gökçen Havaalanı’ndan kalkan uçağımız 2,5 saat süren bir yolculuğun ardından yerel saatle 15:00 civarı Roma Fiumicino Havaalanı’na iniş yaptı. Hemen belirtelim Roma’da iki adet havaalanı bulunuyor. Tüm ulusal havayolu  firmaları ile bazı düşük maliyetli havayollarının kullandığı Roma Fiumicino Havaalanı (bir diğer adı Leonardo Da Vinci Havaalanı) şehirden 26 km dışarıda bulunuyor. Diğer havaalanı olan Ciampino Havaalanı ise şehirden 15 km dışarıda bulunuyor. Diğerine göre daha küçük olan bu havaalanına Türkiye’den uçuş yok.

Uçaktan indiğimizde bizi bulutlu bir hava karşıladı. İtalya’da bulunduğumuz süre boyunca hava sürekli değişkendi. Her üç ilde güneşi de gördük, yağmuru da. O yüzden hazırlıklı gitmekte fayda var. Ne var ki biz, hava konusunda büyük bir olumsuzlukla karşılaşmadan gezimizi tamamladık.

Yaklaşık yarım saat pasaport kontrol sırasında bekledikten sonra giriş işlemlerimizi yaptırdık, bavullarımızı alarak şehir merkezine gitmek üzere yola koyulduk.

Havaalanı – Roma Ulaşımı

Şehir merkezine gitmek için 3 alternatif var.

1. Taksi : En pahalı seçenek olan taksi ile 48 Euro karşılığında şehir merkezine gidilebiliyor. Standart olan bu ücret taksilerin üzerinde de belirtilmiş durumda. Şehir merkezinde bıraktıkları nokta neresidir bilemiyorum ancak Roma Termini Tren İstasyonu olduğunu tahmin ediyorum.

2. Tren :  3 Numaralı terminalin hemen karşısından kalkan Leonardo Express ile şehir merkezindeki Roma Termini Tren İstasyonu’na gitmek mümkün. Yaklaşık yarım saat süren bu seçeneğin ücreti 14 Euro.

http://www.trenitalia.com/tcom-en

3. Otobüs : 3 Numaralı terminalin hemen yanında bulunan otobüs duraklarından birden fazla şirket şehir merkezine ulaşım imkanı sunuyor. Değişken aralıklarla kalkan ve yaklaşık 1 saat süren yolcuğun bedeli 5 Euro. Otobüslerin varış noktası trende olduğu gibi Roma Termini Tren İstasyonu.

http://www.sitbusshuttle.com
http://www.terravision.eu/rome_fiumicino.html
http://www.romeairportbus.com/

Biz ekonomik olması açısından otobüsü tercih ettik. Otobüs duraklarına geldiğimizde yoğun bir kalabalık bizi bekliyordu. Bu nedenle ancak 1 saat sonrası için otobüslerde boş yer bulabildik. En kısa sürede kalkacak olan otobüse (romeairportbus) biletimizi alıp beklemeye koyulduk. Belirtelim tüm otobüslerde sözde ücretsiz wi-fi hizmeti var; ancak biz bindiğimiz otobüste bağlantı sağlayamadık. Roma Termini Tren İstasyonu’na vardıktan sonra yakınlarda bulunan otelimize yürüyerek ulaştık.

Roma Konaklama

Otelimiz olan Genova Guest House‘a vardığımızda saat dördü geçmişti. Booking.com üzerinden bulduğumuz bu yer daireden bozma bir yer olsa da hostelden ziyade otel konseptinde. Odaları temiz ve içinde banyo mevcut. Bazı odalarda mutfak bölümü bulunsa da bizimkinde yoktu. Otelde ortak kullanım alanı ise bulunmuyor. Diğer kötü özellikleri ise doğru düzgün çekmeyen wi-fi hizmeti ve artık bizim şansımıza olsa gerek çalışmayan pos cihazıydı. Ancak merkeze yakın olması ve uygun fiyatı ile tercih edilebilir bir yer olarak dikkati çekiyor. Biz 4 gecelik oda fiyatı olarak € 260 ödedik. Otele yerleştikten sonra ön keşif amacıyla kendimizi dışarı atarak küçük bir şehir turu yaptık.

Roma Toplu Taşıma

Roma’da ulaşım için en hızlı yöntem olan metro, A ve B olmak üzere iki hatta sahip. Hatlar şehir merkezinde Roma Termini Tren İstasyonu’nda kesişiyor. A hattı ile Vatikan, İspanyol merdivenleri, Aşk Çeşmesi gibi turistik noktalara erişim sağlayabilirken B hattı ile de Colloseum’a ulaşmak mümkün. Sabah saat 5:30 ile gece 23:30 arası çalışan metroda 7 – 10 dk aralıklarla seferler var. 75 dk geçerli biletin fiyatı ise 1,5 Euro.

Roma Metro Haritası

Metro için geçerli olan bilgiler şehirdeki diğer ulaşım araçları olan otobüs ve tramvay için de geçerli. Roma Termini Tren İstasyonu önünden kalkan otobüslerle şehrin hemen hemen her yerine gitmek mümkün. Özellikle turistik noktalardan da geçen 1 ve 2 hatları ile şehir turu yapabilirsiniz. Toplu taşıma ile ilgili bilgilere buradan ulaşabilirsiniz. Benim tavsiyem olabildiğince az toplu taşıma kullanmanız. Zira Roma’da gezilecek yerler birbirine çok yakın mesafede bulunuyor. Üstelik yürüyerek şehri daha yakından tanıma fırsatı da bulabilirsiniz.

Roma Pass

Gezdiğimiz yerleri anlatmadan önce Roma Pass’dan bahsetmek istiyorum. Roma Pass, şehir içinde geçerli olan bir indirim kartı. Bu kartın 3 günlük ve 2 günlük olmak üzere iki türü bulunuyor. Her bir kart ile ilk kullanımdan itibaren geçerli olmak üzere (ilk kullandığınız gün, 1. gün olarak kabul ediliyor. O yüzden gün içinde erken saatlerde kullanmaya başlamak bir avantaj ) süresi boyunca şehir içindeki tüm toplu taşıma araşlarına ücretsiz olarak binebiliyorsunuz. Ancak havaalanından şehir merkezine ulaşım buna dahil değil. Ayrıca 3 günlük olan kart ile 2 adet müzeye ücretsiz girebilirken, 2 günlük kart ile tek bir müzeye ücretsiz girebiliyorsunuz. Bunun dışında her iki kart ile müzelerde sıra beklemen öncelikli giriş hakkına sahip oluyorsunuz. Kartlar havaalanı, tren istasyonu ve şehir içindeki çeşitli turist bilgi merkezlerinden alınabiliyor. Kartların özelliklerini aşağıdaki tabloda özetledim. Kartlar ile ilgili detaylı bilgiye ise buradan erişebilirsiniz.

Roma Pass Roma Pass 48 Saat
36 Euro 28 Euro
3 gün geçerli 2 gün geçerli
Ücretsiz toplu taşıma araçlarını kullanma Ücretsiz toplu taşıma araçlarını kullanma
2 müzeye ücretsiz giriş 1 müzeye ücretsiz giriş
Diğer müzelere öncelikli giriş Diğer müzelere öncelikli giriş
Roma haritası Roma haritası
Müze ve indirim rehberi

Biz Roma Pass kartı almadık. İlk gün kullandığımız metro dışında toplu taşıma hiç kullanmadık, gideceğimi her noktaya yürüdük. Haritamızı otelimizden ücretsiz aldık ve şehirde müzelere kişi başı 22,5 Euro harcadık. Yine de karar sizin.

Roma’da 1. Gün

İlk günümüzü Vatikan’a ayırdık. Vatikan, Papa tarafından yönetilen Roma sınırları içinde bağımsız küçük bir devlet. Yüzölçümü 1 km2, nüfusu ise yalnızca 800 kişi kadardır. İçinde pek çok eski ve değerli tarihi eserin bulunduğu Vatikan Müzesi ile dünyanın en büyük katolik kilisesi olan San Pietro Bazilikası buradadır. Bizim pazar günü Vatikan’ı tercih etmemizin nedeni normalde 16 Euro olan Vatikan Müzesi’ne ücretsiz girişin olmasıydı. Pazar günleri kapalı olan müze her ayın son pazar günü 09:00-14:00 arası ücretsiz gezilebiliyor. Hafta içi ziyaret saatleri ise 09:00 – 18:00 arası.

Uzun kuyruk olacağını tahmin ettiğimiz müze için sabah erken kalkıp Roma Termini Tren İstasyonu’ndan metronun A hattına binerek Ottaviano durağında indik. Buradan 5 dk yürüme ile Vatikan’a ulaştık. Saat 8:30 gibi geldiğimiz müze önünde çok uzun bir kuyruk bizi bekliyordu. Yaklaşık 1,5 saat kuyrukta bekledikten sonra nihayet müzeye girebildik. Bu arada hemen belirteyim şehir merkezinde daha pahalıya bulabileceğiniz küçük hediyelik eşyaları burada kuyrukta beklerken yanınıza gelen satıcılarda çok daha ucuza bulabilirsiniz. Üstelik biraz pazarlık ile indirim yaptırmanız da mümkün. Biz 15 Euro satılan selfie çubuğunu pazarlıkla 5 Euro karşılığında aldık.

Geniş bir alana yayılmış müze içerisinde görülecek o kadar çok şey var ki detaylı gezmek isterseniz bir günden fazla zaman ayırmanız gerekebilir. Bizim yaklaşık 2 saat ayırdığımız müzede en ilgi çeken yerler Rafael Odaları ve Sistine Şapel oldu. Müzenin her noktasında belirli bir kalabalık olsa da çıkışa yakın bir noktada yer alan Sistine Şapel’inde kalabalık zirve yapıyor. Süslemelerinin büyük bir bölümünün 500 yıl önce Michelangelo tarafından yapıldığı şapelde en önemli sahneler tepenin tam ortasında yer alan “Adem’in Yaratılışı” freski ve bir yan duvarı kaplayan “Kıyamet Günü” freskidir. Şapel içinde fotoğraf çekimine izin verilmiyor. Şapelin içini panoramik olarak buradan görebilirsiniz.

Adem'in YaratılışıKıyamet Günü

Vatikan müzesinden sonraki durağımız S. Pietro Meydanı ve bu meydanda bulunup aynı isimle anılan S. Pietro Bazilikası oldu.  Papanın S. Pietro Bazilikası’ndan yaptığı konuşmasını gelen herkesin izleyebilmesi için özel olarak Bernini tarafından tasarlanan meydan 300 kolon ile çevrilmekte ve ortasında bir dikilitaş bulunmaktadır. Bu arada müzeden S. Pietro Meydanı’na gelirken yol üstünde, Michelangelo tarafından tasarlanan ilginç kıyafetleriyle papayı korumakla görevli İşviçreli Muhafızlar’ı görebilirsiniz. S. Pietro Bazilikası’na giriş ücretsiz ancak müzede olduğu gibi burada da uzun bir kuyruğu göze almak gerekiyor. Nitekim meydana geldiğimizde çevresini dolaşan çok uzun bir kuyrukla karşılaştık. Yaklaşık 1 saat kuyrukta bekledikten sonra bazilikaya ancak giriş yapabildik.

İşviçreli MuhafızlarSan Pietro BazilikasıSan Pietro Bazilikası

Bazilika içinde birbirinden güzel süslemelerin yanında dev heykeller bulunmaktadır. Bazilikanın en çok ilgili çeken bölümünde aldığı hasarlardan sonra koruma amaçlı cam kutu içinde sergilenen Michelangelo imzası taşıyan Pieta Heykeli bulunmaktadır. Yine Michelangelo imzası taşıyan Musa’nın Hükmü Heykeli de bu bazilikada bulunmaktadır. Bazilika 100’den fazla Papa mezarına da ev sahipliği yaparak bir nevi mezarlık görevi de görüyor. Bazilikaya ismini veren Hz. İsa’nın 12 havarisinden biri olan Aziz Pietro’nun mezarı da bunlar arasındadır. Ayrıca bazilika içinde Aziz Pietro’ya ait bir heykel de bulunmaktadır. Heykelin ayağının insanların dokunmasına bağlı olarak aşındığını görebilirsiniz.

Pieta HeykeliMusa'nın HükmüPietro Heykeli

Bazilikanın en üstünde yer alan ve eşsiz bir Roma manzarasına sahip olduğu söylenen kubbeye çıkmak belirli bir ücret karşılığında mümkün. Merdivenlerden yürüyerek ya da asansörle ayrı ücretler ile çıkılabilen kubbe için de malesef sıra beklemeniz gerekiyor. Biz gün içinde yeteri kadar sıra beklediğimizden kubbeye çıkmayı tercih etmedik ve sonraki durağımız olan Castel Sant’Angelo için yola koyulduk.

Vatikan Manzara

Tiber Nehri’nin kıyısında bulunan Castel Sant’Angelo zamanında Roma İmparatoru Hadrian tarafından  kendisine ve aile bireylerine anıt mezar olarak yapılmış, sonraki yıllarda hapishane olarak kullanılmıştır. Öyle ki Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Cem Sultan da hapishanede mahkum edilenler arasında bulunmaktadır. 58 odadan oluşan kale ile Vatikan arasında geçit de bulunmaktadır. Müzeye 10,5 Euro karşılığında sıra beklemeden girdik. Açıkçası Vatikan’da gördüklerimizden sonra burada bizi etkileyen pek bir şey olmadı. Ancak kalenin en tepesine çıkıp güzel Vatikan ve Roma manzarasının tadını çıkardık.

Tiber NehriCastel Sant'AngeloCastel Sant'Angelo

Castel Sant'Angelo

Roma’da 2. Gün

Roma’da ikinci günümüzü Colosseo ve çevresindeki tarihi yerleri gezmek için ayırdık. Ancak öncesinde kaldığımız hotele de yakın konumlarda bulunan iki adet bazilikayı gezme kararı aldık. Bunlardan ilki Santa Maria Maggiore Bazilikası olup Roma’nın en büyük bazilikalarından biridir. Bazilika içindeki süslemeler ve mermer işçiliği gerçekten görülmeye değer. Bu bazilikanın bir diğer özelliği de Roma’nın en büyük çan kulesine sahip olması. Neredeyse şehrin her noktasından görülebiliyor. Diğer bazilika ise Roma’nın en eski bazilikalarından biri olan San Giovanni Laterano Bazilikası olup bu da diğerini aratmayacak kadar güzel süslemelere sahip. Özellikle vaftizhane bölümü ve sütunlu galeriler dikkat çekmektedir. Genel olarak Roma’daki tüm dini merkezlerin çok güzel süslemelere sahip olduğu söylenebilir. Ancak bu gibi büyük olan bazilikalarda hayranlığınız daha fazla oluyor. San Giovanni Laterano Bazilikası’nın en önemli özelliklerinden biri de uzun yıllar papalığın merkezi olması ve 1870 yılına kadar papaların burada taç giymiş olmalarıdır.  San Giovanni Laterano Bazilikası yakınlarında bir semt pazarı kuruluyor. Hazır buraya kadar gelmişken pazara da uğrayıp ufak birkaç alışveriş yaptık.

Santa Maria Maggiore BazilikasıSanta Maria Maggiore BazilikasıSan Giovanni Laterano BazilikasıSan Giovanni Laterano Bazilikası

Bazilika ziyaretlerimizden sonra Colosseo’un da içinde yer aldığı eski Roma’nın kurulduğu tarihi bölgeye geldik. Tabi burada en dikkat çeken ve turistler tarafından ziyaret edilen yer Colosseo. Bu nedenle önünde uzun kuyruklar oluşabiliyor. Biz şansımıza kuyrukta çok fazla beklemeden yaklaşık yarım saat içinde 9 Euro’luk biletimizi alarak içeriye girdik. Colosseo zamanında tiyatro oyunları yanı sıra hayvan dövüşleri, idamlar ve gladyatör mücadeleleri için de kullanılan bir aktivite merkezi olmuş. Numaralı oturma düzeninin olduğu 4 katlı tribünlerde insanlar toplumdaki hiyerarşik konumuna göre otururmuş. Zemine en yakın olan ilk kat kral, senatör gibi en üst düzey insanlara, ikinci kat toplumun zengin kesimine, üçüncü kat görece daha fakir olan halka ve son kat ise kölelere ayrılırmış. Bir de zemin altında gösteride yer alacaklar için odalar bulunuyor. Zamanında yapının üstünün bezden örtülerle kapatılabildiği söyleniyor. Colosseo geçmişten günümüze pek çok deformasyona uğrasa da tüm bu ayrıntılardan hala izler taşıyor. Eğer imkanınız varsa bu tarihi yapıyı rehber eşliğinde gezmenizi tavsiye ederim.

Colosseo Colosseo Colosseo

Colosseo

Colosseo ziyaretimizden sonra aynı biletle giriş yapılabilen diğer iki tarihi yerden biri olan Palatino Tepesi‘ne hareket ettik. Palatino Tepesi, Roma’nın yedi tepesinden biri olup eski Roma’nın da merkezi konumundadır. Roma mitolojisi’ne göre, bu tepe Roma’nın kurucuları olan Romulus ve Romus’un dişi bir kurt tarafından bulunarak hayatlarının kurtarıldığı yerdir. Roma Spor Kulübü’nün ambleminde yer alan kurt, mitolojide geçen bu kurdu temsil etmektedir. Tepe, dönemin yönetim merkezi ve zengin kesimin ikametgahı olduğundan çok sayıda saray ve ev kalıntılarına sahip. İmparator Augustus’un Evi bu kalıntılar içerisinde en dikkat çekenidir. Rehber eşliğinde gezmiyorsanız kalıntılar arasında dolaşmak sıkıcı gelebilir ancak tepe içerisinde yer alan müze evinde gösterilen Roma tarihi ile ilgili videoların ilgi çekici olduğunu söyleyebilirim. Bununla birlikte şehir manzarasını izleyebileceğiniz pek çok nokta mevcut. Buralarda durup şehir manzarasının tadını çıkarabilirsiniz.

Colosseo

Palatino Tepesi

Roma Forumu

Palatino Tepesi’nden sonra hemen yanında ama konum olarak daha aşağıda yer alan Roma Forumu’na geçtik. Eski Roma’nın siyaset, ticaret ve hukuk yaşamının merkezi olan bölge dünyadaki en büyük arkeolojik alanlardan biri konumunda. Titus Zafer Takı, Vesta Tapınağı, Vespasianus Tapınağı, Satürn Tapınağı, Antoninus ve Faustina Tapınağı, Maxentius ve Constantinus Bazilikası, Septimius Severus Zafer Takı gibi pek çok tarihi kalıntı kısmen harabeye dönmüş olsa da ziyaretçiler tarafından ilgi görmektedir. Bu bölgeyi de Palatino Tepesi’ni olduğu gibi rehber eşliğinde gezmekte yarar var. Aksi halde elinizde tarihi bilgiler yoksa kalıntılar arasında gezmek pek anlam ifade etmeyebilir.

Antoninus ve Faustina TapınağıSatürn TapınağıSeptimius Severus Zafer Takı

Roma Forumu’nu da gezdikten sonra Septimius Severus Zafer Takı yanındaki çıkıştan Roma’nın ünlü meydanlarından biri olan Piazza del Campidoglio meydanına çıktık. Roma’nın yedi tepesinden biri olan Eski Roma’nın dinsel merkezi konumundaki Campidoglio tepesi üzerindeki bu meydanın düzenlemesi Papa tarafından Michelangelo’ya yaptırılmış. Kare şeklindeki meydanın bir ucunda Palazzo Senatorio adlı bina belediye başkanının ofisine, birbirine karşı duran Palazzo dei Conservatori ve Palazzo Nuovo adlı binalar ise şehrin en ünlü müzelerinden olan Capitolini Müzesi’ne ev sahipliği yapmaktadır. Palazzo dei Conservatori ve Palazzo Nuovo binaları meydanın altında yer alan bir tünel ile birbirine bağlıymış. Meydanın ortasında orjinali  Capitolini Müzesi’nde yer alan İmparator Marcus Aurelius’a ait bronz heykel bulunmaktadır. Biz fazla zaman kaybetmeden bu şirin meydanın ucundaki merdivenlerden inerek hemen yakındaki Piazza Venezia meydanına geçtik.

Piazza del Campidoglio

Şehrin en hareketli meydanlarından biri olan Piazza Venezia’daki en önemli yapı Vittorio Emanuele II Abidesi’dir. Birleşmiş İtalya Krallığı’nın ilk kralı II. Vittorio Emanuele’yi onurlandırmak için 1885-1911 yılları arasında yapılmış olan abide devasa boyutları ile insanı büyülemektedir. Mermerden yapılan 135 metre genişlik ve 70 metre yükseklikteki abidenin alt kısmında İtalya Birleşme Müzesi, üstünde ise seyir terası bulunuyor. Yine meydanda yer alan bir diğer önemli yapı balkonundan Mussolini’nin dileyicilerine hitap etmesi ile ünlü Venezia Sarayı’dır. Meydana adını da veren saray zamanında Venedik elçiliği olarak kullanılmış olup günümüzde Venedik Sarayı Müzesi olarak hizmet vermektedir. Meydandaki yapıları dıştan seyredip artık gün boyu gezmekten yorulmuş bir şekilde günü tamamlayarak hotelimizin yolunu tuttuk.

Vittorio Emanuele II AbidesiVittorio Emanuele II AbidesiPalazzo Venezia

 

Roma’da 3. Gün

Roma’daki son tam günümüzü sıra beklemeyeceğimiz ve daha çok açık alanlardaki yerleri gezmeye ayırdık. Yağmur yağacak mı yağmayacak mı telaşı ile sabah ilk olarak dün görmüş olduğumuz Piazza Venezia meydanından geçerek Tiber Nehri yakınlarında bulunan Campo de Fiori meydanına gittik. Küçük ama şirin bu meydanın en önemli özelliği içinde her gün öğle vaktine kadar meyve-sebze pazarının kuruluyor olması. Herhangi bir şey almasanız da pazar alışveriş kültürünü gözlemlemeniz için ufak olan pazarda bir tur atmanız yeterli. Meydanın ortasında engizisyon mahkemesi tarafından fikirleri nedeniyle yakılan Filozof Giordano Bruno’nun bronz heykelini görebilirsiniz. Buradaki turumuzu attıktan sonra hemen yakınlarda bulunan bir diğer Roma meydanı Piazza Navona’ya hareket ettik.

Rome_statue_Giordano_Bruno_Campo_dei_Fiori

Piazza Navona belki de Roma’nın en güzel ve hareketli meydanlarının başında geliyor. 16 ve 17. yüzyıllardan kalma binaların çevrelediği meydan kafeleri, seyyar satıcıları ve sokak göstericileri ile gece gündüz devamlı hareketlidir. Bu nedenle vaktiniz varsa meydanı hem gündüz hem gece görmenizi tavsiye ederim. Elips şeklindeki meydanda 3 adet çeşme bulunmaktadır ki bunların içinden meydanın ortasında bulunan Bernini tarafından tasarlanan Dört Nehir Çeşmesi gerçekten görülmeye değerdir. Bu çeşmenin hemen arkasında içine girip göz atmanızı tavsiye edeceğim Sant Agnese in Agone Kilisesi yer alıyor.

Bir sonraki durağımız Antik Roma döneminden kalan ve şehrin en iyi korunmuş tapınaklarından biri olan Pantheon oldu. Sonradan kiliseye dönüştürülmüş olmasının tapınağın bu kadar iyi korunmasında payı büyük olsa gerek. Herhangi bir ücret ödemeden gezilen tapınağın en önemli özelliği 43,3 m çapındaki kubbesi ve ortasında yer alan 8 m genişliğindeki Oculus adında bir delik. Delik tapınağın içine ışığın girdiği tek nokta. Tapınağın M.S. 118 – 125 yılları arasında yapıldığını düşündüğünüzde insanı etkilememesi imkansız. Tapınak içinde turumuzu attıktan sonra bir süre tapınağın önünde yer alan meydana dağılmış kalabalığın arasında kendimize yer bularak dinlenme molası verdik.

Mola sonrası turumuza devam ederek Roma’nın en büyük dondurmacılarından (Romalıların deyimi ile Gelato) biri olan Giolitti‘ye uğradık. Bin bir çeşit arasından zor da olsa seçimimizi yaparak elimizde külahlar meşhur Aşk Çeşmesi (Fontana di Trevi)’ne doğru yol aldık. Aşk Çeşmesi’ne vardığımızda ise bizi büyük bir hayal kırıklığı bekliyordu. Tadilatta olan çeşmenin havuzu boşaltılmış, kenarlarına iskeleler yerleştirilmiş ve çevresini şeffaf bir duvarla kapatmışlardı. İnsanların yakından görmesi için havuzun üstüne bir platform yapmış olsalar da bu hayal kırıklığımızı gidermedi. Çeşme üzerinde birçok heykel olmakla birlikte en dikkat çekeni orta kısımda yer alan Neptün figürüdür. Çeşmenin bu kadar ünlü olmasının bir nedeni de çeşmeye dilek dileyip bozuk para atılmasıdır. İnanışa göre kim dilek diler ve sağ eli ile sol omzunun üzerinden çeşmeye bozuk para atarsa o kişinin dileği gerçekleşir ve Roma’ya tekrar gelirmiş. Çeşmeye atılan paralar belediye tarafından her hafta toplanarak hayır kurumlarına iletiliyormuş. İnsanları bu zevkten mahrum etmek istemeyen görevliler kapatılan alanın bir bölümüne ufak bir havuz koymayı ihmal etmemişler. Bu ufak havuz için dahi ne kadar çok sıra olduğunu tahmin edemezsiniz.

roma-ask-cesmesitrevi-cesmesi

Aşk Çeşmesi’nden sonra yönümüzü kuzeye çevirdik ve başlayan yağmur ile birlikte Piazza Spagna meydanına vardık. Piazza Spagna meydanının en önemli özelliği meydanda yer alan şehrin ünlü İspanyol Merdivenleri’dir. Yapım amacı üst bölümünde yer alan Trinita dei Monti Kilisesi’ne meydandan ulaşımı sağlamak olan çiçeklerle süslü merdivenlerin alt kısmında ise kayık şeklinde bir çeşme olan Fontana della Barcaccia yer alıyor. Kuru havalarda insanların basamaklarına oturarak vakit geçirdiği merdivenlerde yağmur nedeniyle oturan olmasa da büyük bir kalabalığın hatıra fotoğrafı çektirme yarışı vardı. Şansızlığımıza Trinita dei Monti Kilisesi’nde yapılan tadilat nedeniyle asılan iğrenç reklam afişini arkamıza alarak biz de hatıra fotoğraflarımızı çektirip daha da kuzeye doğru ilerledik.

Son ziyaret noktamız Roma’nın ünlü meydanlarından olan Piazza del Popolo oldu.  Meydan, her iki yanında birer çeşme ve bunların arkasında araç trafiği için kullanılan rampalar ve orta noktada yer alan dikilitaş ile diğerlerinden oldukça farklıdır. Tepeden bakıldığından bir anahtar deliğini andıran meydan güneyden gelen 3 büyük caddenin kesişiminde bulunuyor. Bu caddeler doğudan batıya sırasıyla Via del Babuino, Via del Corso ve Via di Ripetta’dır. Ortadaki cadde olan Via del Corso şehrin en hareketli caddesi olup Piazza Venezia meydanına kadar uzanmaktadır. Via del Babuino üzerinden geldiğimiz meydanda turumuzu attıktan sonra Via del Corso üzerinden geri döndük.

Floransa Yolculuğu ve Pisa

Ertesi gün İtalya’daki ikinci şehrimiz olan Floransa’ya gitmek üzere Roma Termini Tren İstasyonu’na geldik. Daha önce internet üzerinden aldığımız biletlerle saat 10:00’da kalkan hızlı trene binerek yaklaşık 1,5 saat süren yolculuğumuza başladık. Hemen belirteyim diğer pek Avrupa ülkesinde olduğu gibi İtalya’da da şehirler arası yolcukluk için oldukça gelişmiş raylı sistem mevcut. Saatte 400 km/sa hıza ulaşan hızlı tenlerle kısa sürede konforlu bir şekilde gideceğiniz yere varıyorsunuz. Üstelik tren istasyonları şehir merkezlerinde olduğu için çok fazla aktarma yapmanıza da gerek kalmıyor. İtalya’da şehirler arası çalışan birkaç çeşit tren mevcut. Frecciarossa isimli tren hızlı tren olup fiyatı diğerlerine göre daha pahalı olsa da daha kısa yolculuk için ideal. Regionale isimli trenler ise standart tren olup fiyatı daha makul ancak yolculuk süresi daha uzun oluyor. Regionale trenlerin fiyatları genellikle sabit ve seferden birkaç gün önce satışa sunuluyor ancak Frecciarossa isimli trenlerin fiyatları ise zamana ve içeriğine göre (sefer değişikliği imkanı, iptal etme durumu vs) değişken olabiliyor ve çok uzun zaman önceden satışa çıkıyor. Frecciarossa isimli tren için biletinizi internet üzerinden erken tarihlerde aldığınızda ucuza getirebilirsiniz. Biz Floransa biletimizi 5 ay öncesinden 19 Euro karşılığında aldık. Detaylı bilgi için resmi site olan http://www.trenitalia.com/ ziyaret edebilirsiniz.

image-2high-speed-train-firenze-santa-maria-novellaCeza Fişi

Floransa’da S.M. Novella Tren İstasyonu’na geldikten sonra yakında yer alan yine Booking.com üzerinden bulduğumuz Affittacamere Vanessa isimli hostele giderek yerleştik. Roma’da kaldığımız hostele göre çok daha fazla memnun kaldığımız bu hostele 2 gece için toplam 120 Euro ödedik. Bavullarımızı bırakıp bir şeyler atıştırdıktan sonra tekrar S.M. Novella Tren İstasyonu’na geldik. Çünkü bu gün için öğleden sonramızı yakınlarda bulunan Pisa şehrine ayırmıştık. Pisa için hızlı tren bulunmuyor. Regionale isimli trenlerle ise bir saatlik yolculuğun ardından Pisa’ya varmak mümkün. Biletimizi istasyonda bulunan makinelerden 8 Euro karşılığında alarak az sonra hareket edecek olan trene binmek üzere perona gittik. Burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var. Biletinizi alırken sefer seçiyor olmanıza rağmen illa ki o seferde yolculuk etmenize gerek yok. Aldığınız bilet 2 ay geçerli. Bu nedenle sonraki seferlerde de kullanabiliyorsunuz. Aynı biletin tekrar kullanımı engellemek için olsa gerek sefer öncesinde peronlarda bulunan yeşil makinelerde biletinizi onaylatmak gerekiyor. Aksi halde yolculuk esnasında bilet kontrolüne denk gelirseniz onaylatılmamış biletler için ceza ödemek durumunda kalıyorsunuz. Biz bu kuralı bilmemize rağmen trene yetişebilmek için acele ederken onaylatma işlemini unuttuk ve şansımıza bilet kontrolüne denk geldik. Görevli ceza olarak kişi başı 40 Euro istese de uzun pazarlıklar (bunu da daha önce internette okumuştuk) sonrasında iki kişi için 5 Euro verdik. Böylece yurt dışındaki ilk cezamızı da ödemiş olduk.

Pisa Centrale Tren İstasyonu’na geldikten sonra şehir merkezine gitmek için istasyon önünden kalkan otobüsler bulunsa da biz şehri yakından tanımak için yürümeyi tercih ettik. Pisa şehrini bu kadar ünlü yapan eğik kulesi ile birlikte Pisa Katedrali ve vaftizhanesinin yer aldığı Duomo bölgesidir.  Bu bölge 1987 yılından beri UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer almaktadır. Yaklaşık yarım saatlik yürüyüşün ardından Duomo bölgesine geldik. Oldukça büyük bir kalabalığın yer aldığı bölgede insanlar arkalarına özellikle eğik Pisa kulesini alarak değişik fotoğraflar çekme yarışındaydı. Yapıldığında dik olan kule zamanla zemindeki çökme nedeniyle eğilmiştir ve her yıl milimetrenin onda yedisi kadar eğildiği söylenmektedir. Biz de bölgedeki yapıları gezip bol bol fotoğraf çektik, çimenlerde oturup bir süre dinlenip yakınlardaki küçük hediyelik eşya dükkanlarını gezerek dönüş yoluna koyulduk.

Pisa Centrale Tren İstasyonu’na döndüğümüzde saat 18:00 olmuştu. Tren biletimizi alıp bu kez onaylatmayı unutmadan geri dönüş yolculuğuna başladık. Şansımıza bu kez bilet kontrolü yapılmadı. Floransa’ya vardıktan sonra önce hostele gidip üzerimizdekileri değiştirdik ve ardından ön keşif amacıyla kendimizi dışarı atarak küçük bir Floransa turu yaptık.

Floransa

Ertesi gün erkenden kalkarak Floransa’yı keşfetmeye koyulduk. İlk keşif noktamız kaldığımız hostele de oldukça yakın konumda bulunan ve şehrin simgesi olan Duomo Meydanı’ndaki (Piazza del Duomo) Santa Maria del Fiore Katedrali oldu. Katedral farklı dönemlerde farklı mimarlar tarafından tam 200 yılda inşa edilmiş olup devasa boyutu ve harika dış cephe mermer süslemeleri ile insanı kendine hayran bırakır özelliktedir. Ücretsiz olarak girebileceğiniz katedralin içi ise bir o kadar sade özelliktedir. Brunelleschi’nin tamamladığı 42 m genişliğindeki sekizgen kubbesinin Roma’daki  Pantheon tapınağından esinlenildiği ve ona saygı amacıyla biraz daha küçük yapıldığı söylenmektedir. Kubbenin yapılışı ile ilgili kısa bir belgesele buradan ulaşabilirsiniz. Kubbenin tepesinde ise o döneme kadar yapılanlardan farklı olarak bir fener bulunmaktadır. Alacağınız 15 Euro’luk bilet ile kubbenin tepesine çıkmanın yanında vaftizhane ve çan kulesine de giriş yapabiliyorsunuz. Yalnız hemen belirteyim kubbenin tepesine çıkmak için 463 basamaklı oldukça dar ve dik bir merdiven sizi bekliyor. Bunu göze alıp kubbenin tepesine çıktığınızda ise harika bir Floransa manzarasının sizi beklediğinden emin olabilirsiniz.

Santa Maria del Fiore KatedraliSanta Maria del Fiore KatedraliSanta Maria del Fiore Katedrali Kubbesi

Mimarı Giotto’nun ismiyle anılan çan kulesinin tepesine varmak için ise 414 basamak çıkmak gerekiyor. Kubbeye oranla daha rahat çıkılan kulenin belirli noktalarında dinlenme imkanınız da var. Benzer bir Floransa manzarasını kulenin tepesinden de izlemek mümkün. Sekizgen biçimindeki vaftizhanenin içi ise katedrale oranla daha süslü olup özellikle tavandaki mozaik süslemeleri görülmeye değerdir. Vaftizhanenin bir diğer dikkat çeken kısmı ise Michelangelo tarafından The Gates of Paradise (Cennetin Kapıları) olarak isimlendirilen Lorenzo Ghiberti tarafından yapılan rölyef heykelli bronz kapılarıdır.

Giotto'nun Çan KulesiVaftizhane KubbesiVaftizhane Kapısı

Duomo Meydanı’nda katedral ve çevresindeki kalabalığı bırakıp bir sonraki meydan olan Repubblica Meydanı (Piazza della Repubblica) istikametinde ilerledik. Floransa’nin kalbinin attığı meydanlardan biri olan Repubblica Meydanı pek çok ünlü mağazaya ev sahipliği yapmakta ve günün her saati kalabalıktır. Ortasında atlı karıncanın da bulunduğu meydana bakan devasa kapının üzerinde L’antico centro della città da secolare squallore a vita nuova restituito yazmaktadır ki anlamı şuymuş: Eski antik şehir sefaletinden bu meydanda yeni bir hayata döndü. Çeşitli sokak gösterilerinin yapıldığı bu meydanı hem gündüz hem akşam gezmenizi tavsiye ederim. Biz gün içinde bir süre dinlendikten sonra yolumuza devam ettik.

Piazza della RepubblicaMercato del PorcellinoFontana del Porcellino

Sıradaki durağımız olan Signoria Meydanı’na (Piazza della Signoria) varmadan önce yol üstünde yer alan Porcellino Pazarı‘na (Mercato del Porcellino) uğradık. Eski dönemlerde Floransalı zenginlerin ipek, altın gibi lüks ihtiyaçlarını karşılamak üzere kurulmuş, günümüzde ise ağırlıklı olarak deri ve hediyelik eşya satışı yapılan üstü kapalı bu küçük ve sevimli pazarın en önemli özelliği yanında bulunan domuz yavrusu çeşmesi (Fontana del Porcellino). İnanışa göre domuzun burnuna dokunup ağzına koyduğunuz para yere düşüp ızgaraların arasından geçerse dileğiniz kabul oluyor. Biz de 16. yy’dan kalma bu adeti yerine getirip fotoğraf çektirerek Signoria Meydanı’na geçtik.

Vecchio SarayıNeptün ÇeşmesiDavud Heykeli

Signoria Meydanı’na geldiğimizde bizi büyük bir kalabalık karşıladı. Adeta bir açık hava müzesini andıran meydandaki en önemli yapı 94 m yüksekliğindeki çan kulesi, kale burçları, korkuluk duvarları ve mazgallı siperleri ile birlikte 1299 ve 1314 yılları arasında Arnolfo di Cambio tarafından Medici ailesi için yapmış Vecchio Sarayı‘dır. Herşeyi ile 18 Euro karşılığında gezebileceğiniz sarayı karşınıza aldığınızda sol tarafta meydanın ortasında Giovanni da Bologna tarafından yapılan at üstündeki Küçük Cosimo (Medici)’ya ait heykel bulunmaktadır. Bu heykelin yanında sarayın köşe kısmında kalan Neptun (Poseidon) Çeşmesi bulunmaktadır. Sarayın önünde ise sırasıyla Marzocco (Floransa Aslanı) heykeli, Donatello  tarafından  yapılan Judith ve Holophernes heykeli ve nihayet giriş kapısının her iki yanında Michelangelo tarafından yapılan Davide ve Hecules heykellerinin birer kopyası bulunmaktadır.

Loggia dei LanziLoggia dei LanziLoggia dei Lanzi

Signoria Meydanı’ndaki bir diğer ziyaret edilesi yer ilk yapıldığında toplantı yeri olarak kullanılırken daha sonraları Küçük Cosimo muhafızlarının odası olarak kullanılan bugün ise birbirinden güzel 15 adet antik ve Rönesans heykeline ev sahipliği yapan Loggia dei Lanzi adlı yapıdır. Ücretsiz olarak gezebileceğiniz bu yapıda en dikkat çeken heykel Benvenuto Cellini tarafından yapılan ”Perseus’un Medusa’nın başını kopardıktan sonra havaya kaldırması” sahnesidir. Yapıda bulunan heykel listesine ve konumlarına buradan ulaşabilirsiniz.

Loggia dei Lanzi Panoramik

Vecchio Sarayı ile Loggia dei Lanzi arasındaki sokaktan içeri doğru ilerlediğinizde bir zamanlar Medici ailesinin yönetim ofisleri olarak kullandığı günümüzde ise dünyanın en güzel müzelerinden birisi olan zengin resim, çizim ve baskı koleksiyonuna sahip Uffizi Galesi‘ne ulaştık. U şeklindeki iki katlı bu yapıda 14. yüzyıl Cimabue, Giotto ve Simone Martini çalışmalarından 15. yüzyılın seçkin sanatçıları olan Botticelli, Della Francesca, Leonardo Da Vinci’nin eserleri ve Geç Rönesans ressamlarından Raffaello, Michelangelo, Correggio gibi sanatçıların yapıtları bulunmaktadır. Tüm bunları görmek için 8 Euro ödemek gerekiyor. Yılın her dönemi önünde uzun kuyruklar oluşan müzede sıraya girsek de sıranın çok yavaş ilerlemesi ve sınırlı vaktimiz nedeniyle sıradan çıktık. Floransa ile ilgili içimizde kalen tek ukde bu oldu.

Uffizi GalesiUffizi Galesi

Uffizi Galesi içinden yolumuza devam ettiğimizde karşımıza Arno nehri ve sağ tarafta ise meşhur Vecchio Köprüsü çıktı. 14. yüzyıldan kalma bu köprüde yolun her iki tarafında sıralanmış kuyumcu mağazaları bulunmaktadır. II. Dünya Savaşı sırasında bir köprüler şehri olan Floransa’nın tüm köprüleri Almanlar tarafından bombalanarak yıkıldığı halde, bu köprü bombalanmamıştır. Bunun nedeni olarak iki rivayet bulunmaktadır: İlki Adolf Hitler’in köprüyü çok beğendiği ve bombalanmasına izin vermediğidir. İkincisi ise üzerindeki yapılar nedeniyle köprü bombalansa bile parçaların nehri dolduracağı ve karşıya geçiş için imkan olacağıdır ki bana da mantıklı gelen rivayet budur.

Vecchio Köprüsü

Vecchio Köprüsü’nden geçip yolumuza devam edince Pitti Sarayı‘na vardık. Zamanında Luca Pitti tarafından yaptırılan daha sonra Medici ailesine satılan Pitti Sarayı ile Vecchio Sarayı arasında Vecchio Köprüsü ile Uffizi Galesi’ni de kapsayan Vasari Koridoru adı verilen binalar arası bir kapalı geçiş yolu bulunmaktadır ki güzergah boyunca bunu net bir şekilde gözlemleyebiliyorsunuz. Pitti Sarayı’ında her birinde birbirinden güzel çeşitli resimler, sanat eserleri ve kraliyet ailelerine ait eşyaların sergilendiği beş tane önemli müze ve galeri bulunmaktadır. Bunlar: Palatine Galerisi, Kral Daireleri, Modern Sanat Galerisi, Kostüm Galerisi ve Porselen Müzesi. Bunlara ek olarak saray sınırları içinde yer alan Boboli Bahçeleri de gezilecek yerler arasındadır. Palatine Galerisi ve Modern Sanat Galerisi için toplam 8,5 Euro vermeniz gerekirken Boboli Bahçeleri dahil diğerleri için ise toplam 13 Euro vermeniz gerekiyor.

Pitti Sarayı Panoramik

Pitti Sarayı’nı gezdikten sonra tekrar Arno Nehri’nin kıyısına Vecchio Köprüsü’nün ayağına geldik. Bu kez nehre paralel olarak yürüyerek bir sonraki durağımız olan Michelangelo Tepesi’ne yol aldık. Michelangelo Tepesi nehrin kenarında tüm Floransa’yı seyredebileceğiniz harika manzaraya sahip bir yer. Ancak yürüyerek çıkmak istiyorsanız hatırı sayılır bir yokuşu tırmanmanız gerek. Buna gerek yok derseniz merkezden kalkan 12 ve 13 nolu otobüsleri de kullanabilirsiniz. Tepeye vardığımızda dondurma (gelato) festivali kapsamında kurulan standlarla karşılaştık. Makul ücretler karşılığında biz de harika dondurmalardan alarak eşsiz manzaranın tadı çıkardık. Tepeye akşam üzeri geldiğinizde harika bir gün batımı izleme imkanınız olduğu söyleniyor. Ancak biz tepeye çıktığımızda havanın kararmasına epey vakit vardı o yüzden gün batımını seyredemeden yolumuza koyulduk.

Michelangelo TepesiMichelangelo TepesiGelato Festivali

Michelangelo Tepesi Panoramik

Michelangelo Tepesi’nden Arno Nehri kıyısına inip Grazie Köprüsü’nden geçerek Santa Croce Bazilikası‘na geldik. Klasik rönesans mimarisine sahip bu güzel bazilikanın en önemli özelliği Michelangelo, Dante, Machiavelli ve Galileo gibi ünlü İtalyanların mezarlarına ev sahipliği yapmasıdır. Bazilika ile birlikte müze kısmını 6 Euro karşılığında gezebiliyorsunuz. Bazilikanın hemen önünde bulunan Santa Croce Meydanı tam bir futbol sahası büyüklüğündedir. Ne kadar doğru bilemiyorum ama futbol saha ölçülerinin bu meydandan alındığı söylenmektedir. 1966 yılında Arno Nehri’nin taşması ile Floransa’da ciddi büyüklükte bir sel felaketi olmuş, şehir sular altında kalmıştır. Meydana bakan binalarda sel felaketine ait etkileri dikkatli bakıldığında hala görmek mümkün.

Santa Croce BazilikasıSanta Croce Meydanı2015 Notte Bianca Festivali

Santa Croce Bazilikası’nı da gezdikten sonra şehrin merkezine doğru hareket ediyorduk ki o gün şehirde Notte Bianca Festivali olduğunu fark ettik. Bu yıl altıncısı düzenlenen festival kapsamında şehrin pek çok noktasında gece boyunca çeşitli etkinlikler düzenlenmekte, normalde ücretli gezilebilen müzeler gece geç saatlere kadar kapılarını ücretsiz olarak ziyaretçilere açmaktadır. Biz de dağıtılan festival haritamızı alarak kendimizi şehrin coşkusuna bıraktık. Kalabalığın yoğunlaştığı noktalarda sergilenen konser ve gösterileri izleyip normalde ertesi gün gezmeyi düşündüğümüz Vecchio Sarayı başta olmak üzere listemizde olmayan pek çok müzeyi ücretsiz gezmiş olduk. Hostele döndüğümüzde artık yorgunluktan ayaklarımızı hissedemeyecek durumda ama oldukça mutluyduk.

Venedik

Ertesi gün Venedik’e hareket saatimiz olan olan 13:30’a kadar şehirde kısa bir tur atarak Floransa’ya veda ettik. Kişi başı 19 Euro verdiğimiz biletlerle 2 saatlik bir tren yolculuğu sonrasında Venedik’in adada bulunan S. Lucia Tren İstasyonu’na ulaştık. Bu istasyondan önce ana karada Mestre isimli bir tren istasyonu daha bulunuyor. Biz biraz daha pahalı olsa da geliş gidişlerde vakit kaybetmemek adına ana karada değil adada kalmayı tercih ettik. Booking.com aracılığı ile 2 gece için 190 Euro ödeyerek kiraladığımız Piccin House isimli hostel indiğimiz tren istasyonuna oldukça yakındı. Hostel sahibi Piccin bizi istasyon karşısındaki köprüde karşıladı ve hostele kadar eşlik ederek valizleri taşımamıza yardımcı oldu. Piccin az da olsa Türkçe konuşmasını biliyordu ve kendisiyle Türkçe konuşarak anlaştık. Bu açıdan bizim için sürpriz oldu.

Venedik birbirinden kanallarla ayrılmış ve köprülerle bağlanan 118 adanın üzerine kurulu büyülü bir şehir. Bütünüyle dünya mirasları listesinde bulunan şehir tam ortasından geçen ters S şeklindeki büyük kanal ile ikiye bölünmüş durumda. Ulaşım vapuretto adı verilen motorlar ile büyük ölçüde merkezde bu kanal üzerinden yapılıyor. Bunun haricinde istediğiniz yere ulaşmak için ise dar sokaklarını arşınlamak ve karşınıza çıkan kanaldan geçmek için en yakındaki köprüyü kullanmak gerekiyor. Bu nedenle kaybolmanız işten bile değil. Zaten bu şehri sokaklarında kaybolarak gezmek en güzeli. Biz kaç defa nerede olduğumuzu anlamak için haritaya baktık kim bilir. Ama güzel haber hemen hemen her sokakta şehrin önemli noktalarını işaret eden yön tabelaları mevcut. Bunları takip ederek yolunuzu bulabiliyorsunuz.

Hostele eşyalarımızı bırakıp Piccin’den gerekli ipuçlarını alarak şehri keşfetmeye çıktık. Güney istikametine doğru ilerleyip Campo Santa Margherita isimli meydana geldik. Burası çoğunlukla üniversite öğrencilerinin zaman geçirdiği, özellikle akşamları epey hareketli olan çevresinde çok sayıda kafe ve restoran bulunan oldukça geniş bir meydan. Burada biraz vakit geçirdikten sonra yine güneye doğru yolumuza devam ederek deniz kıyısına ulaştık ve sonrasında deniz kıyısında paralel olarak ilerleyerek büyük kanalın başlangıç noktasındaki buruna geldik. Burada küçük ama konumu itibariyle Venedik’in en meşhur bazilikalarından biri olan Santa Maria della Salute Bazilikası bulunmaktadır. Burunda bir süre kalıp fotoğraf çektikten sonra büyük kanal kenarından içeriye doğru hareket ettik.

Sıradaki durağımız ise Academia Galerisi oldu. Büyük kanalın kenarında bulunan bu yapı zamanında sanat okulu olarak açılmış sonradan ise 19. yüzyıl öncesi resim ve heykel sanat eserlerinin sergilendiği müzeye dönüştürülmüştür. Müzeyi 15 Euro karşılığında gezebiliyorsunuz. Müze önünde, büyük kanal üzerindeki 4 köprüden biri olan ve isimini müzeden alan Academia Köprüsü bulunmaktadır. Köprünün özelliği betondan yapılan diğer köprülerin aksine ahşaptan yapılmış olması ve konumu itibariyle güzel bir manzaraya sahip olmasıdır. Köprüden karşıya geçerek bu kez yönümüzü kuzeye çevirdik.

IMG_8208

Kuzeye doğru bir süre ilerledikten sonra karşımıza Fenice Tiyatrosu çıktı. İtalya’nın en önemli opera binalarından biri olan Fenice Tiyatrosu yapıldığı günden bu yana pek çok kez yangında kül olmuş her seferinde yeniden yapılmıştır. Tiyatronun içini 9 Euro karşılığında gezebiliyorsunuz. Biz kuzeye doğru yolumuza devam edip ilerledik. Bir süre sonra ise Venedik’deki en güzel köprü olan Rialto Köprüsü’ne geldik. Antonio da Ponte mimarlığında büyük kanal üzerine yapılan ve San Marco ile San Polo semtlerini birbirine bağlayan köprü şehrin tam ortasında yer alıyor. Ticari amaçlı yapılmış olsa da günümüzde daha çok turistik bir merkez halini alan köprü üzerinde mücevher, ipek ve cam ürünler ile hediyelik eşya satan irili ufaklı birçok dükkan bulunmaktadır. Köprünün kuzey kısmı tadilatta olduğu için güney kısmında fotoğraflarımızı çekip üzerinden karşı kıyıya geçtik.

Rialto Köprüsü’nden San Polo semti tarafına geçişte sağ tarafta iki pazar bulunmaktadır. Rialto pazarları olarak bilinen bu pazarlar sebze ve meyve satılan Erberie pazarı ile balık satılan Pescheria pazarıdır. Renkli görüntüleri ve otantik ortamı nedeniyle görülmeye değer olan bu pazarlar öğle vaktine kadar hizmet verdiği için bizim geldiğimiz akşam vaktinde kapalıydı. Yağmurun da artmasıyla birlikte yolumuza devam edip günü noktalamak üzere hostelimize geldik.

Ertesi gün erkenden kalkıp ilk işimiz S. Lucia Tren İstasyonu önünde bulunan Turist Bilgi Merkezi noktasından vapuretto için bilet almak oldu. 75 dk geçerli tek yön bilet için 7,5 Euro vermeniz gerekiyor. Ancak gün içinde birden fazla vapuretto kullanacaksanız günlük sınırsız kullanım hakkına sahip 1, 2, 3 ve 7 günlük biletler mevcut. Detaylara buradan bakabilirsiniz. Biz 20 Euro karşılığında 1 günlük biletlerden aldık ve  hemen büyük kanal üzerinde bulunan Scalzi Köprüsü’nün yanındaki Ferrovia durağına geçtik. Buradan 1 ya da 2 nolu hatlar ile San Marco Meydanı’na ulaşmak mümkün. Bu hatları aynı zamanda büyük kanalı gezmek için de kullanabilirsiniz. Diğer hatlar ve duraklarına aşağıdaki haritadan ulaşabilirsiniz.

Vapuretto Line Map

1 nolu hat ile büyük kanal üzerinden ilerleyip San Marco Meydanı yanında bulunan S. Zaccaria durağında indik. San Marco Meydanı adete Venedik’in kalbi konumunda ve turist yoğunluğunun en fazla olduğu yer. Napolyon’un “Avrupa’nın resim odası” olarak nitelendirdiği 500 x 1000 m ölçülerindeki meydan alçak konumu nedeniyle Ekim – Mart aylarında denizin yükselmesi ile su altında kalıyor. Nitekim bizim ziyaretimizde de yer yer su birikintileri göze çarpıyordu. Günümüzde festivallerin, konserlerin ve çeşitli organizasyonların düzenlendiği meydanın çevresi çok sayıda önemli yapı ile çevrilidir. Meydanın kuzey tarafında yapıların en eskisi olan Procuratie Vecchie binası ve hemen yanında Torre dell’Orologio saat kulesi; güneyinde Procuratie Nuove binası; batısında ise Ala Napoleonica ve Rönesans başyapıtlarının sergilendiği Correr Müzesi bulunmaktadır. Birbirleri ile bağlantılı olan bu yapıların karşı tarafında meydanın doğusunda ise Aziz Mark’ın Çan Kulesi, San Marco Bazilikası ve Dükler Sarayı yer alıyor.

Venice-San-Marco-tower-clock-square-zoom

Meydanda en dikkat çeken yapı 97 m yüksekliği ile Venedik’deki yapılar içinde en uzunu olan Aziz Mark’ın Çan Kulesi’dir. 9. yüzyılda yapılmış olan yapı 1902 yılında yıkılınca 1912 yılında yerine yenisi yapılmıştır. Gövdesi kırmızı, kubbesi ise yeşil renkli olan kulede farklı amaçlar için kullanılan 5 adet çan bulunmaktadır. Venedik’in sembollerinden olan bu yapı aynı zamanda harika bir Venedik manzarasına sahiptir.  Ancak bu manzarayı görmek için 8 Euro ödemeniz gerekiyor.

Şehrin en önemli yapılarından biri olan ve Ayasofya Müzesi dikkate alınarak yapıldığı söylenen San Marco Bazilikası harika süslemeleri ile “Altın Kilise” unvanını almıştır. Soğan şeklindeki 5 kubbeli bazilikanın orta giriş kapısı üzerinde bulunan 4 adet bronz at heykeli, meydanın deniz tarafındaki girişinde bulunan iki sütun ile birlikte zamanında yapılan haçlı serferleri sırasında İstanbul’dan getirilmiştir. Bazilikanın içine girmek ücretsiz, değerleri eşyaların sergilendiği müze bölümüne giriş  ile seyir terasına çıkmak ise ücretli olup bilet fiyatı 5 Euro’dur. Ne var ki tüm bunlar için oldukça uzun bir kuyruğa tamamlamak gerekiyor. Biz kuyrukta beklemeyi göze alamadığımız için içine giremedik.

San Marco Bazilikası ile bağlantılı olarak hemen yanında sahile kadar uzanan Dükler Sarayı zamanında Venedik’in yönetim merkezi olarak kullanılmıştır. Pembe ve beyaz renkli dış yüzeyinde gotik esintiler ile geometrik şekillerin bulunduğu sarayın büyük avluları ve daha klasik esintilerin görülebileceği iç mimarisi de dikkat çekicidir. Sarayın hemen yanında bulunan Rio di Palazzo kanalı üzerinde Dükler Sarayı ile Prigioni Sarayı’nı birbirine bağlayan Ponte dei Sospiri adında oldukça meşhur bir köprü bulunmaktadır. Türkçe’ye Ahlar Köprüsü olarak çevrilebilecek bu köprü mahkumların hapishaneye götürülmeden önce geçtikleri üzeri kapalı yanlarında ızgaralı küçük pencereler olan bir köprüdür. Mahkumlar hapishaneye giderken bu köprüden Venedik’e son kez bakıp derin bir ah çekerlermiş. Köprü ile birlikte sarayı gezmek için 16 Euro ödemeniz gerekiyor. Ne var ki San Marco Bazilikası önündeki kuyruk burada da mevcut. Bu nedenle saraya da giriş yapamadık.

San Marco Meydanı civarında öğlen vaktine kadar vakit geçirdikten sonra kuzeye doğru yürümeye başladık. Öğleden sonrası için planladığımız Burano ve Murano adalarına gitmek için F.te Note iskelesine geldik. Buradan her yarım saate bir kalkan 12 numaralı hat ile sırasıyla Cimitero, Murano, Mazzorbo ve  Torcello adalarına uğradıktan sonra yaklaşık 45 dk süren bir yolculuk sonrası Burano adasına ulaştık. Bu arada güzargah boyunca denize çakılmış kazıklar göreceksiniz. Bunlar takip edilecek yolu belirlemek için konulmuş. Burano hem yüzölçüm hem de nüfus açısından oldukça küçük ama olağanüstü güzellikte bir ada. Her birinin önünde çiçeklerin bulunduğu panjurlu pencereleriyle rengarenk boyalı evler harika bir görüntü oluşturuyor. Evlerin rengarenk boyanmasının bir hikayesi varmış. Söylendiğine göre adanın erkekleri akşam eve sarhoş döndükleri için yanlış kapıyı çalmasınlar diye evler kadınlar tarafından farklı renklere boyanmış. Bugün adayı meşhur yapan bu uygulama denetim atında tutuluyor, ev sahipleri evin rengini izin almadan değiştiremiyormuş. Birkaç saatimizi bu güzel adanın sokaklarında dolaşarak geçirdikten sonra yanımızda getirdiğimiz yiyecekleri yiyerek geri dönüş için tekrar iskeleye geldik.

12 nolu hat ile geldiğimiz yolu geri dönerek bu kez cam işçiliği ve cam atölyeleri ile ünlü Murano Adası’nda indik. Cam ocaklarının dumanı ve yangın tehlikesi nedeniyle Venedik’deki tüm cam atölyeleri zamanında bu adaya taşınmış ve çok uzun bir süre ada Avrupa’nın tek cam üretim üssü olmuş. Öyle ki dünyadaki ilk gözlük camları da burada üretilmiş. İlginç bir bilgi de dilimizde de kullandığımız fiyasko kelimesinin bu adadan çıktığıdır. Söylendiğine göre atölyelerde hatalı üretilen mallara İtalyanca fiyasco adı veriliyormuş. Burano adasından sonra Murano Adası bizi çok fazla etkilemese de kanallar boyunca gezerek cam atölye ve satış mağazalarına uğramak oldukça keyifliydi. Yaklaşık 1 saat harcadığımız Murano Adası’ndan Venedik’e, F.te Note iskelesine geri döndük. Bu arada fark ettim ki vapuretto binişlerinde iskele girişlerinde bulunan okuyuculara biletinizi okutmanız gerektiği halde çoğu kişi bu işlemi yapmıyor ve dahası yolculuk boyunca da herhangi bir kontrol gerçekleştirilmiyor. Bu nedenle sabah aldığımız biletlere boş yere para verdiğimizi düşünmeden edemedim.

F.te Note iskelesine geldikten sonra Venedik’in sokaklarına dalarak önce güneye doğru ilerleyip Strada Nuova caddesine çıktıktan sonra batıya doğru yürümeye başladık. Yol boyunca karşımıza çıkan pek çok kanal ve köprüde fotoğraf çekerek cadde üzerindeki hediyelik eşya dükkanlarından alışveriş yaptık. Yolumuz bizi S. Lucia Tren İstasyonu önüne çıkardı. Hostele vardığımızda ise artık gece olmuştu. Bizi adeta büyüleyen bu şehirdeki son günümüzü de böylece tamamlamış olduk.

Milan Yolculuğu ve Eve Dönüş

Ertesi gün S. Lucia Tren İstasyonu’ndan saat 9:50’de kalkan trenimiz ile 12:30 gibi Milano Centrale Tren İstasyonu’na geldik. Amacımız akşam 18:30’da kalkacak uçağımız öncesinde Milan Katedrali’ni ziyaret etmekti. Bu amaçla tren istasyonunda bulunan emanet bagaj ofisine gittik. Ama ne yazık ki bagajını emanet olarak vermek isteyen o kadar çok insan vardı ki oluşan kuyruğa girme cesaretinde bulunamadık. Bir süre kuyruktaki insanların ne sıklıkla ilerlediğini gözlemleyip işin uzun süreceğini anlayınca mecburen vazgeçtik. İstasyon dışında bulunan parkta yanımızda bavullar ile zamanın geçmesini bekledik. Vakit gelince de istasyon önünden kalkan otobüsler ile 8 Euro karşılığında Malpensa Havaalanı’na gittik. 3,5 saat süren uçuşun ardından Sabiha Gökçen Havaalanı’na inerek İtalya gezimizi tamamlamış olduk.

  • Roma’da her yerde S.P.Q.R. ifadesini göreceksiniz. Açılımı Senatus Populusque Romanus olup Türkçe’ye Roma Senatosu ve Halkı olarak çevrilebilecek bu ifade Eski Roma’da cumhuriyet döneminin mutlak yasama yürütme organının simgesini temsil ediyormuş.
  • Gezimiz boyunca gittiğimiz tüm şehirlerde çok sık çeşmelere rastladık. Suyu içilebilen bu çeşmeler ile İtalya’da su sıkıntısı yaşamayacaksınız.
  • Herhangi bir restoranda yemek yemeden önce menüden servis ücreti olup olmadığını kontrol etmenizde fayda var. Zira pek çok yerde siparişinize kişi başı 1-3 Euro arası servis ücreti eklediklerini gördük.
  • Venedik’in diğer şehirlere göre çok daha pahalı olduğunu düşünebilirsiniz. Bu durum kısmen doğru olsa da biz abartılacak bir fark göremedik. Özellikle hediyelik eşya konusunda diğer illere göre daha da ucuza alışveriş yapabileceğinizi söyleyebilirim.
  • Gezdiğimiz şehirler arasında bizi en çok etkileyen Floransa oldu. Şehirde bulunduğumuz günün Notte Bianca Festivali olmasının bunda etkisi de olabilir.

 

Dünya Kupası Afişleri

Brezilya’da düzenlenen 2014 Dünya Kupası tüm hızıyla devam ederken aklıma bugüne kadar düzenlenen Dünya Kupası turnuvaları için hazırlanan afişlerin neler olduğu geldi. Yaptığım araştırmaya göre kullanılan afişleri aşağıda sıraladım. Benim en çok beğendim afiş ise Güney Afrika’da düzenlenen 2010 Dünya Kupası afişi oldu. Ya sizin ki?

1930 – Uruguay 1934 – İtalya 1938 – Fransa 1950 – Brezilya
1930 1934 1938 1950
1954 – İsviçre 1958 – İsveç 1962 – Şili 1966 – İngiltere
1954 1958 1962 1966
1970 – Meksika 1974 – Batı Almanya 1978 – Arjantin 1982 – İspanya
1970 1974 1978 1982
1986 – Meksika 1990 – İtalya 1994 – ABD 1998 – Fransa
1986 1990 1994 1998
2002 – Kore/Japonya 2006 – Almanya 2010 – Güney Afrika 2014 – Brezilya
2002 2006 2010 2014fwc_op_reg_4c_s.indd